28 Ocak 2017 Cumartesi

Bahreyn - Manama Gezim

Sosyal medya ile çoğu insandan farklı bir bağlantım olduğunu hissediyorum. 

Bu mecralar anıların depolanması için kağıt & kalemle sağlanılmaya çalışılan çabanın gereksiz ve boş bir uğraş olduğunu hatırlatıyor bana. Swarm'da yaptığım yer bildirimlerini birilerinin beğenmesinden çok kendime bir log oluşturmak için yapıyorum örneğin. Burası da (her ne kadar ihmal etsem de) aynı amaca hizmet ediyor. 

Hatta yaklaşık birkaç hafta önce minimalizm ile başlayan flörtümün bir sonucu da sanıyorum bu. Tüm fazlalıklardan kurtulmak ve nefes almaya yer açmak. Buna tüketimi azaltmak ve üretimi & yaşam kalitesini artırmak da dahil. (minimalizm mucizesi ile ilgili ayrı bir yazı yazmayı düşündüğümden şu anda konuyu kapatıyorum)

Bu girizgahtan / günah çıkarmadan sonra asıl amacım olan Bahreyn gezimi anlatmaya geçebilirim. 

Hayatımın uzun bir bölümünde yazları sevgilim olduğundan plan yapmak kolay oluyordu. Beraber ya bir tura karar veriliyor ya da Türkiye'deki tatil beldelerine gidiyorduk. Bu yaz ise böyle bir durum vuku bulmadığı için kendi başıma plan yapmaya mecbur olunca, Gökova (Kitesurfing) - Bahreyn - Altınoluk - Bosna Hersek gibi birbirinden alakasız yerlerin toplamından oluşan bir yaz tatilim oldu. 

Bu tatilimin de Bahreyn ayağını yazmak istedim. 

Herhalde bir Ortadoğu ülkesine en gidilmeyecek zamanı seçtim ve ağustosun ilk haftası 3 günlüğüne Bahreyn'e gitmeye karar verdim.Sıcaklığın 45 - 50 derecelerde seyrettiği bu sevimli ada ülkesine. 2002 yılında annemle çıktığımız Mısır gezisinden sonra hiçbir Ortadoğu ülkesine gitmemiştim. Kıyafet vs ile ilgili çekincelerim vardı, bunu da orada ziyarete gittiğim arkadaşıma belirttim. Arkadaşım, içkinin bile serbest olduğu bu sevimli ada ülkesinde kıyafet ile ilgili bir sorunum olmayacağını belirtti, bende rahat rahat şortlarımı ve eteklerimi (diz altı:) ) kaptım. 
Bahreyn'e gecenin 3'ü gibi inmemize rağmen nem havada elle tutulur cinsteydi. Resmen ineceğimiz pisti göremiyordum (yazar burada sizi pilotlara 1 dakikalık saygı duruşuna davet ediyor). Bana bir ömür gibi gelen bir vakit sonra indik. Körükle binaya bağlandığımızdan havadaki nemin yüzdesine ve hava sıcaklığını hissedemiyordum. Havalimanında da klimayı sonuna kadar kökledikleri için hala karşılaşacağım şey konusunda hala bir fikrim yoktu. 

...ve o an geldi 

..dışarıya ilk adımımı attım

...bir anda hiçbir şey göremedim 

ve hissedemedim.

Çünkü gözlüğüm nemden buğulanmıştı ve vücudumun her yerine 100 Watt gücünde birkaç fön tutuyorlarmış gibi nefesim kesildi. Gözlüğümdeki buğu azaldığında zaten arabaya varmıştık. Arkadaşım da buranın alışkanlığıyla birden klimayı kökledi. Bu sıcaklık farkı şokunun 3 gün boyunca süreceğini o an anladım. 

Eve gittiğimizde o yorgunlukla klimanın altında sızdım. 
Diğer gün Souq adında alışveriş merkezinden bozma (sanıyorum önce alışveriş merkezleri varmış, çevresine Bahreyn adında bir ülke kurmuşlar) yere gittik ve sağda pek iştahsız baktığım 'tipik' Bahreyn kahvaltısını yaptık. Kaplarda: menemen, körili nohut, ezilmiş meksika fasulyesi ve baharatlı patates, yanında ise tüm eski İngiliz sömürgelerinde tipik olarak görülen sütlü çay var idi. Bu akışkan yiyecekleri fotoğrafın sağ tarafında görülen pidelere sarıp afiyetle yiyorsunuz. Sabah mahmurluğuyla tipik Arap kıyafetli adamlara ve yanlarında minimum 2 adet olan eşlerine bakakalıyordum. Etrafı biraz gezmeye çalıştıktan sonra kendimizi arabaya attık ve bu ülkede görülebilecek tek yer olan Bahreyn Milli Müzesi'ne doğru yola koyulduk. Sanat namına pek bir eser olmayan bu müzede Bahreyn'in kültürel ögeleri (günlük yaşam, doğum, cenaze törenleri ve düğün) ve kuruluşuna ait bilgilerin bulunduğu posterleri gördük. Ada devleti olması kültürel olarak diğer Arap ülkelerinden daha rahat ve özgür olmasını sağlamış. Tabii günümüzde Suudi Arabistan ile 25 km uzunluğunda King Fahd köprüsüyle denizin üstünden bağlılar. Hatta bu bağlantı onların bağımsızlığını etkilemekte. Çünkü petrolü Suudilerden ücretsiz olarak alabilmektedir. Suudiler de bunu Bahreyn içişlerine karışmak için bir koz olarak kullanmaktalar. Cuma - cumartesi günleri ülke Suudilerin işgaline uğruyor (içki ve genelevler için).


 Ziyarete gittiğim arkadaşlarım yeni bir eve taşındıkları için soluğu (tam manasıyla) bir avm'de alıyoruz. Tipik bir alışveriş merkezi, aynı markalar, aynı sesler, kapitalizmin sıcak (!) yüzü beni burada da karşılıyor. 

Arkadaşlarımın taşındığı evi görüyorum sonra, 15.kat deniz ve şehir manzaralı 1+1, kirası 5500 TL. (Bahreyn parası bizimkinden 10 KAT DAHA DEĞERLİ) Bu fiyata 3 odalı bir villa da bulabiliyorsunuz, tabii Manama'nın dışında. 











Bu arada adanın en kuzeyinden en güneyine yarım saatte varılabiliyor. Ülkenin en meşhur yeri olan Hayat Ağacı'na (çölün ortasında tek bir ağaç) vardığımızda neredeyse ülkenin en güneyine gitmiş oluyoruz. Gerçekten çölün ortasında dallarını gökyüzüne uzatmış tek bir ağaç gördük. Mucize gibi! Yol üstünde de petrol kuyuları ve sondajları görüyorum. Hep resimlerden tanıdığım ve çalışma prensiplerini teorik olarak bildiğim bu makineleri ilk kez görmüş oluyorum. EnerjiCİ olarak benim için bir nevi milli olma anı olarak hafızamda yer ediyor.



Bana bir yerleri göstermek için yanıp tutuşan arkadaşlarım Barbar Tapınağına gidelim diyorlar. Ve tapınağın halini aşağıda görebilirsiniz :) Kısaca bomboş bir arazi ve tabela :



Yemek kültürü pek yok ama zengin bir ülke oldukları için her şeyi dışarıdan alıp bir füzyon mutfağı oluşturmuşlar. Mesela şu fotoğrafta yediğim bol baharatlı ve pirinçli muz yaprağına sarılı beyaz balık. Adanın etrafında bolca bulunan leziz bir balık çeşidiymiş. Onun dışında Japon restoranına gittik, bir Hintli - Irlandalı, bir Bahreyn-Kanadalı ve ben Türk-Alman olarak. (#longliveglobalism) 







 Gezip görülecek yerler arasında bizim camilerin boyutuyla yarışabilecek Al Fateh Camiisi vardı. İstanbul'da yaşayan biri olarak bana fazlasıyla sade geldi tabii. İçeride bir teyzeden Müslümanlık ve İslam vaazı da bonusumuz oldu. 

BeşiktAŞK ULAN!

Ülkenin en büyük karşılıklığı Şiiler ve Sünniler arasında. Resmen ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar ve Manama'nın belirli bir yerinde etrafı duvar ve dikenli tellerle çevrili bir yerde denetimli olarak yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Çeşitli protesto gösterileri oluyor fakat büyük yankı uyandırmıyor. Basın zaten sansürlü. Çalışan orta ve orta-üst kesim zaten vergi ödemeği ve büyük meblalarda maaş aldığından üç maymunu oynamaya devam ediyor. 

Bana ilginç gelen bir başka bilgi de ülkenin güney doğusuna herkesin geçememesi. Tıpkı Dubai'deki gibi denizi havadan bakılınca balık ve hilallere benzer şekillerde doldurmuşlar ve eğer burada bir mülkünüz yoksa geçiş yapamıyorsunuz. 

Her şeye rağmen benim için farklı bir gezi oldu. Sevdiğim kişileri ziyaret ettiğim için de benim için mekandan bağımsız olarak güzel bir deneyim oldu. Tekrar gider miyim, sanmıyorum :D



16 Mart 2016 Çarşamba

Ne yapmalı?

Hepimizin başı sağ olsun öncelikle..
Toplu ölümleri kanıksama evresine girdiğimiz şu dönemde, 9 aydır ayda bir patlatılan bombalara bir yenisi daha eklendi. İki gündür beynim uyuştu, midem bulandı ve çaresiz tavrıma kızdım. Olay, bir parkı kurtarmaktan öte bir şey olduğundan sanıyorum bu umutsuz tavrım. Sokaklarda protesto ederek ne dış politikaya yön veren vasıfsız danışmanlar gönderilebilir, ne sürülen binlerce polis, yüzlerce hakim ve savcı tekrar görevlerine dönebilir. Gerçekten öyle mi? Buna inanmak istemiyorum..
Terör, bir milleti ve merkezi olmadığından en tehlikeli düşman kabul ediliyor yaklaşık 30 senedir. Bu yüzden de istihbaratın, bir yere kadar bu tip korkutmaya, sindirmeye yol açan ve umutsuzluğa sürükleyen terör eylemlerini önleyebileceğine inanıyorum. Gün içinde sosyal medyayı aktif kullanan insanlar olarak sadece bu mecralarda bile neler paylaştığımızı düşünürsek değerlendirilmesi gereken bilginin büyüklüğü gözler önüne seriliyor. İstihbaratta kullanılan teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun..
Yine de umutsuzluğa kapılmayı reddediyor, kimilerinizin önerdiği üzere ikinci vatanım Almanya'ya gitmeyi istemiyor ve çözümün bir parçası olmayı seçiyorum.
Lütfen siz de böyle yapınız.

http://www.diken.com.tr/ne-oluyor-ne-yapmali/

31 Ocak 2016 Pazar

Boş olmanın dayanılmaz ağırlığı!

Bu ayın son haftasında geçirdiğim ateş-öksürük-burun akıntısı kombosu sonucunda bir hafta boyunca evde yatınca düşünmeye bol bol vaktim oldu sanıyorum. 

Yılbaşında 22 saat rötarla Hollanda'ya ulaşmam neticesinde bu yılın anahtar kelimesini sabır olarak seçtim. Bu seçimimle birlikte vereceğim radikal kararlara da hazırlıklı olmalıydım. Aslında her sene yaptığım ''Kararlar Listem''i bu yılbaşında yapmadım. Neden? Çünkü aslında önemli kararları geçen seneden verip üstüne uygulamaya da başlamıştım. Hayatımdaki en büyük olumsuzluk faktörünü hayatımdan çıkarmam ile birlikte oluşan boşluk devasaydı. Zamanımın büyük çoğunluğunun bir kara delik tarafından yutulduğunu ve ışığımın/kendine güvenimin gün geçtikçe solduğunu geç de olsa algılamam zaten radikal bir karar vermem için yeterli bir motivasyondu. Önce hayatıma internet alışverişini soktum. Sokmaz olaydım! Sanki parayla satın almıyormuşumcasına başladığım bu macera mağazalardan gelen indirim mail ve mesajlarını iptal etmemle biraz olsun nihayete erdi. Sonra tiftik keçisine benzemeye başlayan saçlarımı kestirip başka bir klişeyi gerçekleştirdim. Başka bir yerde spora yazıldım ve tangoya başladım. Bunların hepsini tarihler 1 ocak 2016'yı göstermeden önce uygulamaya soktum ve böylece yeni yıl 'resolutions' olayına gerek kalmadı. Fakat gün geçtikçe iş ile birlikte zamanımın çoğunu alan bu aktiviteler başka bir sıkıntıyı ortaya çıkardı. Tüm bu aktiviteler ve arkadaşlarla buluşmalar içimdeki bir huzursuzluğu tetiklemeye başladı. Sadece kendim için yaşayıp çevreye, insanlığa, hayvanlara hiçbir katkım yok. Boş beleş yaşıyor ve oksijen tüketiyorum. Sivil toplum ve gönüllülükle ilgili daha önce çalıştığım için bildiğim bir sorunu da düşünmeye başladım bu süreçte : sayıları fazla ve birbirlerine destek yerine köstek oluyorlar bağışlarını kaptırmamak adına. Bu yüzden benim de stratejik davranıp iyi seçim yapıp zamanımı ve enerjimi efektif bir şekilde kullanmam gerek. AKUT ve Otizm Derneği şimdilik adaylarım oldu. Hem kendimi geliştirip hem de yeni insanlar tanıyabileceğime inanıyorum. Aynı insanlarla aynı muhabbetleri yapmaktan sıkıldığımı farkettim. İşe yaramaz ve BOŞ hissediyorum. Hazır durumum, zamanım ve enerjim varken daha yararlı olmalıyım. Benim kadar şanslı olmayanlara yardım etmeliyim. 

İşte 2016 ve sonrası için hayatımda yapacağım değişmez değişiklik.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom



Ne saçmalıyor bu kız, başlık anlaşılmaz, sola koyduğu fotoğraf da film afişine benziyor ama tam çıkaramadım dediğinizi duyar gibiyim. Evet soldaki Kim Ki-Duk'un ''İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar'' filmi. Film değil meditasyon için yaratılmış bir görsel şölen mübarek. Dağların arasında oluşmuş bir göl ortasındaki tapınakta geçen bu filmi iki şekilde izleyebilirsiniz: sadece görüntüleri özümseyip mevsim geçişleri arasında kendinizi kaybetmek suretiyle ya da biraz kafa patlatıp sembolleri okumaya çalışarak. Ben ikincisini yapmaya çalıştım elimden geldiğince. Dikkat : bundan sonrası spoiler içerir, naçizane önerim izleyip okumanızdır.

İsminden anlaşılabileceği üzere filmi 5 parçada değerlendirebiliriz. Hatta bu 5 parçanın 4 parçasını hayatlarımızın dönemleri ve bu dönemlerde edindiğimiz tecrübelerle de birebir bağlantılandırabiliriz. Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve yaşlılık. 5. devre yine çocukluk olup, sürekli bir devinimi ifade ettiği için yorumumu bu şekilde yaptım. Her yeni bölüm başlangıcında gölün bir kenarındaki ahşap kapılar açılıyor ve yönetmen bizi yeni mevsime adeta davet ediyor. Diyaloglara pek yer verilmemesi ise düşünmeniz için sizi teşvik ediyor. 

Tek tek mevsimleri/dönemleri değerlendirecek olursam:



İlkbahar : 

Bu bölümün en etkileyici sahnesi sağda görünen bence. Küçük bir öğrencinin keşişin yanındaki eğitimine şahit oluyoruz. Çocukken hepimizin yaptığı sadistlikleri ve acımasızlıkları bu karakter de çeşitli hayvanlara ip bağlamak suretiyle gerçekleştiriyor. Bunu gözlemleyen keşiş ise çareyi yandaki gibi çocuğa kocaman bir taş bağlamakta buluyor. Bu verdiğin zararın bedelini her zaman kalbinde ağır bir taş olarak taşıyacaksın diyor. Geniş anlamda değerlendirecek olursam küçük yaşlarımızda -hatta anne karnından başlayarak - gözlemlediğimiz ve yaşadığımız her şey bizde farkettirmeden derin yaralar bırakıyor. Freud bunu oral, anal dönem gibi ayırıp bizim sorunlu geçen ve etkisinden kurtulamadığımız dönemimizin geleceğe yeme bozukluklarından tutun da cinsel yaşamdaki aşırılıklara kadar bağlıyor. Kendisine bazı bakımlardan hak veriyorum. Ama büyüme evresini daha basite indirdiğimizde bu dönemde bizi şekillendiren en önemli bireyler anne ve babalarımız (ya da o roldeki diğer kişiler). Belki ergenliğimiz geçene kadar kabullenemesek de olgunluk dönemimizde o kişilere ve açtıkları yaraların travmalarıyla şekillenen bireyler oluyoruz ve hatta anne/babamıza benzeyen kişilerle evleniyoruz. Tıpkı ilkbaharda doğanın uyanması gelişmesi ve serpilmesi gibi bizlerde ailelerimizin attığı tohumların ve bakımlarının meyveleri oluyoruz.Aslında doğayla iç içe olup gözlemleyerek ne kadar fazla şey öğrenebileceğimizi farkediyorum bende filmin bu bölümünde.

Yaz :
Geldik favori mevsimime. İlkbaharda izlediğimiz çocuk serpilmiş, 16-17 yaşlarında bir genç olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu yaşlarda ne oluyoruz? Huysuz, mutsuz, tatmin olmayan, isyankar ve aşık ergenovskiler. Aynen genç keşişin olduğu gibi. Hormonların kulaklarından fışkırmasına istinaden belki de gördüğü ilk, tapınağa sağlık bulmak için gelen dişiye aşık oluyor. Aşık olmakla da kalmıyor, kurlar yaparak kendine çekiyor ve cinsel münasebetlerde bulunuyorlar. Tabi bir keşiş olarak bu kendisine yasak. Bunu keşfeden master keşiş de kızı, ''hadi sen iyileştin artık dön evine'' diyip kovuyor. Kanımca bu bölümde gençlik ve umursamazlık teması işlendiğinden derin anlam çıkarılacak pek sembol yok. Varsa da ben anlamadım (n_n) 

Sonbahar :

Gelelim keşişin 30'lu yaşlarına. Aşık olup peşinden gittiği kadın kendisini aldatmış ve intikamı cinayette bulup tapınağa geri gelmiştir. İçindeki öfkeyle sürekli bağırıp çağırmaktadır. Bizlerde biraz fevri oluyoruz bence o yaşlarda. Artık ne istediğimizi bildiğimizden o hedeflere ulaşmak için karşılaştığımız engellerle savaşmaya daha çok önem veriyoruz. Kırılıyor, üzülüyor ve daha ciddi hatalar yapmaya başlıyoruz. Haksızlıklar ve hırslar karşısında boyun eğmemizin beklendiği ama aksine sabırla karşı gelmemiz gereken bir dönem bu. Master keşiş de buna vurgu yapmak isteyerek solda görmüş olduğunuz kanjileri yere boyayla çiziyor ve 30'lu yaşlardaki keşişin de bu kanjileri tek tek kazımasını istiyor. Kazırken de yaptığı hataları düşünüp ders çıkarmasını. Sabaha kadar elleri kanayarak tabana çizilmiş onlarca kanjiyi kazır ve onu götürmeye gelmiş iki polisle beraber cezasını çekmek için bir kez daha tapınağı terk eder. 



Kış :

Yıllar yılları kovalamış master keşiş yakarak kendini öldürmüş, keşiş ise yuvaya dönmeye karar vermiştir. Tapınak donmuş gölün ortasında kalmıştır. Cezasını çekmiş ve dinginliğe ulaşmış keşiş kendini meditasyona ve dövüş sanatına adamaktadır. Artık dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiştir. Burada sembolizme çok kasmamıştır yönetmen, kör gözüme parmak stayla kullanılmıştır. Tıpkı karın rengi gibi, beyaz saflığa ulaşmaya çalışmaktadır. Yine de çocukluğundan itibaren taşıdığı büyük taştan kurtulamamış, hatta yıllar içinde biriken hatalarla o taş bir kayaya dönüşmüştür. İlkbahar bölümünde izlediğimiz şekilde, bir kayayı iple kendine bağlamak suretiyle çekmeye çalıştığı bir sahneyi de tekrar görüyoruz. Bu arada tapınağa gelen bir kadın bebeğini bırakıp kaçmaya çalışırken buzlu suya gömülüp hakkın rahmetine kavuşunca döngü tamamlanıyor. Keşişin de yetiştirebileceği küçük bir keşiş ayağına gelmiş oluyor. Beyaza yani saflığa ulaşma çabası gerçekten de yaşlılığımızdaki birincil hedef değil mi? Dinle, meditasyonla, bağış yaparak ya da diğer yollarla çocuk saflığımızı geri kazanmaya çalışıyoruz. Aynen bu bölümde vurgulandığı gibi..

..ve İlkbahar :

Ve çember kapanıyor, başlangıçta gördüğümüz sahnenin benzerini tekrar görüyoruz. Bebek büyüyor ve keşişlik eğitimi görüyor. Fakat hayvanlara yine zulmeden bir sadist var karşımızda. Demekki neymiş, insan olarak bazı davranışları genlerimizde taşıyoruz ve hepimiz aynı yollardan geçmeden anlayamıyor, öğrenemiyoruz. 




16 Eylül 2015 Çarşamba

14.09.2015

düşünmek fayda etmez 
üzülsem de fark etmez 
gidenler geri dönmez,herkes gider zaten 
kalırım kendimle 

ağlasam,acım dinmez 
gülsem içim sevinmez 
yaşanmadan bilinmez,geçmek gerek bazen 
dikenli menzilden

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Niemand war schon immer da (*)

(*) Hiç kimse her zaman burada değildi.

Yukarıdaki kadar anlamlı ve kapsayıcı cümle azdır bence. Hiç kimse ama hiç kimse insanlık tarihinin başından beri şuanda bulunduğu yerde değildi ve gelecekte de olmayacak.
Bu video (https://www.youtube.com/watch?v=4pKMV6e5kEo) her ne kadar günümüz İsrail toprakları için hazırlanmış olsa da, bence pek çok vatan (!) parçasına uygulanabilir. Kendimi yazarak ifade edip düşüncelerimi bir akışa sokabiliyorum. Bu yüzden de bu yazıyı yazmak istedim.

Türkiye'de terör olayları tekrar hortladığında alevlenen tartışmaları yine yaşanmakta. Hükümette bulunan politikacılar, PKK liderleri ve uzantılarının isimleri değişse de senaryo hep aynı. Çözüm süreci lakırdısı son dönemdeki uzlaşma çalışmalarına yeni bir boyut getirmiş olsa da, buzdolabına kaldırılması durdurulamadı. 

Tabii çevremdeki tartışmalardan bende çok konuşmaya katılmasam da payıma düşeni alıyor ve derin düşüncelere gark ediyorum. Örneğim yanımda iki gündür dönen bir tartışma, bir kişinin diğerini 'bak pkk için gerilla kelimesini kullandın, doğru değil kullanma' demesine cevaben, ''ben tam olarak özgürlük savaşçısı olmadıklarına inanmıyorum'' gibi bir cümle sarfetmesiyle alevlendi. Onlar sadece Kürt hakları için savaşan bir grup insan değil, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan, köyleri basan uluslararası bir suç örgütü aslında diyerek cevap verdi karşıdaki. Diğeri de her zamanki genel argümanı ortaya koydu, ''ben pkk'yı terör örgütü olarak algılamakla beraber Kürt hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını savunuyorum.'' Cevap yine başka bir klişe olan 'tüm Kürtler terörist değil tabiki bunu söyleyemem, benim Kürt arkadaşlarım, tanıdıklarım var'...oldu.  Doğu'da yaşamamış orayı deneyimlememiş batıdaki insanların yorum yapmaya bile hakkının olmaması ortaya atılan başka bir savdı. Bilmiyorum buna alınan olur mu ama bence bu kısır tartışmalar aşağıda kaynamakta olan derin bir bataklık üzerine konan bir toz tanesini konuşmak gibi. Sorun o kadar derinde ve kemikleşmiş ki zamanında Kürtler fırsatını bulup bir devlet kurmuş olsalardı belki de şimdi bir Türk sorunundan bahsedilecekti. Nerede ne zaman ve nasıl bir aileye doğacağınız tamamen tesadüfken -en azından ben öyle inanıyorum- kendini bu kadar milliyet etiketiyle ifade etmek bana en kibar tabiriyle sığ geliyor. Seni sen yapan amaçların ve hayallerin, sana senin dışında doğuştan yapıştırılmaya çalışılan etiketler değil. 

Hatta bu etiketler bana daha ilkokulda saçma gelmişti. Yine millet üzerinden bir örnek vermem gerekirse, ilkokul 1'de fişlerden okumayı sökmeye çalıştığımızda ilk öğretilen kalıplardan biri 'Ben Türk'üm' olmuştu, yıllar sonra ziyarete gittiğim öğretmenimin yıllarca unutamadığı cümleyi söylemişim: 'öğretmenim ben Türk değilim, bu cümleyi okumasam / yazmasam olur mu?' O an küçük çapta bir south park sessizliği yaratmışım sınıfta. Öğretmenim de pek anlam verememiş bu tepkime ve benim kim olduğumu araştırıp yarı Alman olduğumu öğrenmiş. Girebileceğim iki kalıbı da reddetmiş ve milletsiz olmayı kendime yakıştırmışım taa 7 yaşımdayken. İnsan 7'sinde ne ise 27'sinde de o oluyormuş azizim. (doğum günümden beri ilk kez 27 yaşında olduğumu ifade ettim, vay anasını YİR-Mİ YE-Dİ YA-ŞIM-DA-YIM) Fikrim, zikrim, kalbim hepsi aynı şeyi ifade ediyor ve o kalıba girmeyi reddediyor.

Hep duyduğum başka bir klişe ise kişinin kendi milletinin farkına yabancı bir ülkeye gittiğinde daha çok farkına varması. Benim bir yıllık İngiltere maceramda tabii adımdan sonra sorulan ilk şey milletim oluyordu. Bende Türkiye'de yaşadığımı ama iki millete mensup olduğumu ifade ediyordum. Bundan ilham alan bazı arkadaşlarım bana Gerkish (German + Turkish) demeye bile başlamışlardı. Kimisi bir tarafın Ermeni soykırımı yaparken diğer tarafında Yahudileri katletmiş hihohihi diye espriler patlamayı da ihmal etmedi. Sonuç itibariyle yaptığım Türk yemeklerini tattılar, büyüdüğüm ülkenin tarihini ve şartlarını dilim döndüğünce ifade etmeye çalıştım. Ama bunları bir gururdan çok bilgi paylaşımı olarak gördüğümü de düşünüyorum. 

Peki bu konuları tartışmayıp ne yapacağız, bırakalım da sadece silahlar mı konuşsun? Bunu savunamam hiç bir şekilde, ama kısır tartışmalarla da bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. Global dünyamızda bu tartışmaların da globalleşip sorunun köküne inip bir şeyleri gerçekten işe yarar somut çözümlere yol açmasını diliyorum. 

Sevgiyle kalın..


27 Haziran 2015 Cumartesi

Sosyal Medya'da Ölmek Güzel (!)

Hatırlar mısınız bilmem, Mehmet Pişkin'in intihar videosu dolaşıyordu bir süre.

''Hayatımın geri kalanına devam etmek üzere herhangi bir istek duymuyorum.'' diyen ve bu videonun üstüne intihar eden şahıs kendisi. Bu da sözü geçen videosu : http://www.izlesene.com/video/mehmet-piskinin-intihar-videosu/7825852

Beynin intihar kararını nasıl aldığına dair pek çok şey yazıldı çizildi araştırıldı. Vücudun her bir hücresi seni hayatta tutmak için çaba harcarken, sen nasıl özgür iradenle (intihar kararının böyle verildiğini varsayacağım bu yazıda) nefes almanı, kalbinin atmasını durdurabiliyorsun? Hatta bunu daha da ileri götürüp sadece ailene / arkadaşlarına CD yoluyla verebileceğin mesajları herkese açık bir platformda paylaşırsın? Zaten o videoyu yüklemesen bir istatistik olarak kalıp kimsenin hafızasına ismini (en azından bir hafta kadar) kazımayacaktın, adına ekşi başlığı açılmayacaktı, haberlere çıkmayacaktın. Evet sevgili Mehmet neydi amacın? Ünlenmek miydi, sen öldükten sonra hakkında film ve kitap yazılması mı? Çok sanmıyorum, böyle bir amacı olsa sanıyorum ki bir süre ortadan kaybolur sonra olay soğumadan ortaya çıkardın. 

Belki de bir tartışma yaratmak istedin? Bana bu blog yazısını yazdırarak bile bunu başardın bence. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. 'Ey fütursuzca, hayalsizce hayatını idame etmeye çalışan Türk genci silkin ve kendine gel' vermeye çalıştığın mesaj olabilir mi? Eğer öyleyse gerçekten takdirimi kazanmış olabilirsin. Çünkü çevremde gerçekten böyle çok insan var. Okuduğum haberlerden ve değerlendirmelerden bunun aslında dünya çapında bir salgın olduğunu da farkediyorum. Burger King'te hamburger köftesi kızartmak için üniversiteye gidenler ordusu diye bir gerçek var. Genel bir bıkmışlık hali, sürekli çeşitli sosyal medya kanallarından başka insanların hayatına özenen / başkalarını kendine özendirmeye çalışan 1000'lerce insan. Ne kadar eğlendiğimi göstermeliyim, gel buraya insanlara ne kadar mutlu olduğumuzu gösterelim, en güzel tatili ben yapıyorum hey yavrum hey... Aslında ne kadar mutluyuz? O 5 saniyelik fotoğraf çekimi sonrasında da gülmeye, eğlenmeye devam ediyor muyuz yoksa elimizde telefonla kimlerin fotoğrafımızı yorumlayıp beğendiğini mi takip ediyoruz? Bunlardan mı bıktın hayatını sonlandırırken? Çünkü videonda verdiğin mesaj, iyi bir işin, güzel sevgililerin olduğu ve (her ne kadar anne-babandan bahsetmesen de) aileni sevdiğin ama yine de hayatının devamını yaşamaya dair bir motiven olmamasıydı. Ekşi entry'lerden anlaşılan senin gibi hisseden pek çok kişinin olduğuydu. 

Yukarıdaki cümle çok manidar aslında değil mi?

Öyle gerçekten de. Koca bir mutsuzluk ordusu olarak günü kurtarma derdindeyiz. Bu beni etkiliyor mu? Tabii etkiliyor. Her ne kadar hayatımdan memnun olsam da, bende bu halimi sorgulamaya başlıyorum. Aslında mutsuz muyum? Hayattaki amaçlarımdan ne kadar uzağım? Ne istiyorum? Hep bu rutinlikte mi yaşayacağım? Bende aslında tam olarak özel sektörde çalışıyor olmasam da kapitalizmin dişlilerinden biri miyim? Kendimi yeterince geliştiriyor muyum? Çevreme ne kadar yararım / zararım var? Sonra yine hayatın koşturmasına dönerek 30'lu yaşlarıma tüm hızımla yaklaşmaktayım. 



''bana nefes alan bir şeyi sevme hakkı vermediler, ben de "incir reçeli"ni sevdim. incir reçeli sendin...''

Yukarıdaki cümle de mezun olduğum üniversitede kendini yurt odasında asmak suretiyle intihar eden Firuze'ye ait. Burada paylaştığım masum fotoğrafının aksine, intihar ettiği gece facebook'ta değiştirdiği profil fotoğrafı akıllara zarardı. Yurt odasının tuvaletinin aynasından çekilen bu fotoğrafta ürkütücü gülümsemeye papatyalardan yapılmış bir taç ve 'final sahnem' sözcükleri eşlik ediyordu. O tacı takarak, beyaz elbisesini giyerek kendi ölüm sahnesini kurgulayıp bizlerle paylaşmıştı Firuze. Daha sonra kendisinin intihara daha önce de kalkıştığını öğrendim. Kısacası kendisi Mehmet Pişkin'den psikolojik rahatsızlık yönünden ayrılıyordu. Belki de ayrılmıyordu bilmiyorum. Ortak noktaları ikisinin de son anlarını sosyal medyada paylaşma istekleriydi. Farklı şeyler amaçlıyorlardı belki. 

Bugünlük bu kadar.

Mehmet'in dediği gibi Ella Fitzgerald dinlemek için yaşamalı insan..

https://www.youtube.com/watch?v=GGNLLJz4Ajw


26 Mayıs 2015 Salı

İş bulduktan sonra buraları ihmal eden Oye

Merhabalar,

Blog yazmaya beni ne yönlendirdi acaba diye düşündüm bugün. Bunun kaynağı ise bir arkadaşıma evliliğe son dönemdeki olaylardan dolayı değil, kendimi bildim bileli karşı olduğumu kanıtlamak üzere bloğumdaki bir yazıyı örnek vermemdi. (ahanda 15 nisan 2010 tarihli belirtilen yazım )

Sonra son yazılarımı okumaya başladım ve bir isyan & bıkmışlıkla karşılaştım. Sanırım istediğim işi bulduğum için rehavete ermişim, büyük bir sıkıntı yaşayıp yazmaya yönelmemişim yaklaşık geçen ağustostan beri. Yani en güzel romanlar 1. ve 2. Dünya savaşları, büyük buhran vs gibi zamanlar. Şimdi de büyük bir sıkıntı içinde olduğumdan değil de yazın vermiş olduğu bir boşluktan yazıyorum sanırım.

Zira özellikle mart - nisan - mayıs aylarının nasıl geçtiğine dair bir fikrim yok. Çalıştığım kurumun yönlendirme kurulu fahri başkanı Fatih Birol'un IEA icra direktörü olması şerefine mart ayında çırağan'da bir kutlama resepsiyonu gerçekleştirdik. LCV'si, hazırlığı, inspection toplantıları derken baya bir yorucuydu. Baya üst düzey oldu, bakan ve eski c.başkanı geldi. Onun estirdiği hava sonrasında da 6. UA Enerji Forumu'nu gerçekleştirdik. Tabi yine üst düzey konuşmacılar ve katılımcılarla. Velhasıl baya stresli ve yorucu bir dönemi geride bırakıp İsveç modeli çalışma düzenine geçtik a.k.a. 3 gün çalışma 4 gün tatil !!! Tabi şu 3 ayda ertelenen tüm işleri halledebilmek adına baya faydalı oldu. Örneğin uzun zamandır ertelediğim diş hekimine dolgumu gösterme işini bu hafta halledebildi ve haftaya kanal tedavisine gidiyorum :O sonrasında da kaplama olacakmış. Bugün sosyal medyaya sormam sayesinde bulduğum (belki dünyanın en datlu) diş helimiyle tanıştım. Kendisi herhangi bir işlem yapmadan yarım saat kadar beni rahatlatacak şeyler anlattı, resmen öğrencisiymişim gibi. Umarım eli de dili kadar hafiftir :)

Geçen yaz yaptığım Orta Avrupa gezisi ve bu ayın başında bir nişan vesilesiyle gidip gezdiğim Konya'yla ilgili iki yazı yazmak var aklımda. Düzeltmeleri yapacağım kitap bitince galiba, ya da arada sırada küçük notlarımı birleştiririm. Her ikisi de baya ilginç geçen zamanlarımdı. Temmuzda yapacağım Frankfurt - Paris - Antibes - Nice gezisi gelmeden bitireyim hatta. 

Bu yazıda neyi konu alayım peki? İş desem tıkırında gidiyor (thank god) hatta aramadığım halde işe girdiğimden beri yaklaşık 4 - 5 iş teklifi aldım bile. Ama şimdilik Türkiye'deyken bu işimde devam etmek istiyorum. Mesai saatinin geç başlaması, 5 civarı çıkmam, maaşım, patronum, çalışma arkadaşım, iş yerinin lokasyonu ve kendi güzelliği derken şikayet edecek herhangi bir şey yok gibi bir şey. Aslında bunu buraya yazmasam mı diye düşünmüyor değilim. Zira TR insanlarının %80'i işinden memnun değil. Ee %48'in asgari ücret aldığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bu istatistikleri verirken geçmişte dönüp okurum diye buraya not düşeyim : yaklaşık 2 hafta sonra MV seçimleri var. Yine akp-chp-mhp partileri mecliste olur diye düşünülürken bir sürpriz de olacak gibi görünüyor. Parti olarak seçimlere girmeye karar veren hdp. Yani dünyadaki kendi sınırları olmayan en büyük azınlık kürtleri temsil eden siyaset biliminde 'single-issue party' olarak bilinen tüm politikaları tek bir temele bağlanan parti. Bu davası onun en büyük silahıdır. Bu davaya inanmış, hayat gayesi yapmış insanları hemen bu parti çatısı altında toplanır ve herhangi başka dişe dokunur bir çözüm / politika / yol üretmemesiyle ilgilenmez. Nitekim bu seçimde de kürtler ekseninde çıkıp azınlıkları merkeze koyup tüm politikalarını bunun üstüne kurmaya devam etmekteler. Tabi aç olan bir insana al sen bu kitabı çözümle demek ne kadar saçmaysa, temel kaygısı özerklik ya da azınlık haklarının arttırılması olan bir partinin birincil ihtiyaçları görmezden gelip ikincil gerekliliklere yönelmesi beklenemezdi. Neyse seçim ne getirir bilinmez. İddialara göre 3500 kişilik bir grup akp'nin seçimden %48 oy alması için uğraşacak. Benim koruyabileceğim tek bir sandık olacak. Umarım insanlar sorumluluklarının farkına varıp vatandaşlık sorumluluğunu yerine getirir, caddebostan'da biralı selfie paylaşmak yerine..
Zaten gelecek 3.5 senede herhangi bir seçim olmayacak.

Of siyaset de şişirdi içimi. Ama bir yandan da GoT beni çağırıyor =)

Haydin hayırlı ve mutlu anlar dilerim.


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Pazartesi sendromsuz son pazarım

Hiyaaa sonunda iş buldum ya da iş beni buldu. Sonuç itibariyle 1 eylül 2014 günü itibariyle bende çalışan kategorisine resmi şekilde girmiş bulunacağım a dostlar.

Şubat ayında tez teslimimle başlayan stresli olduğu kadar beni sorgulamalardan sorgulamalara iten süreç sonunda nihayete erdi. Proje asistanlığı, o sırada yapılan kariyer.net, linkedin, yenibiriş başvuruları, tanıdıklar sayesinde haber alınan tekliflerle geçen 4 koca ay. Zaten ortalama 6 ay içinde iş buluyor insanlar demişlerdi ve sanırım bende bu istatistiği onaylayan bir grafik çizmiş bulundum.
Özetle Sabancı Üniversitesi'nin uluslararası ilişkiler ofisinden bir türlü gelmek bilmeyen cevabı karşılığında attığım mail akabinde taaa proje asistanlığımın başlangıcından itibaren çalışmayı kafama koyduğum yer olan İstanbul Uluslararası İklim ve Enerji Merkezi'nde görüşülme için çağırıldım. Zira ofisin seyahatleri dolayısıyla değerlendirme süreci aksamıştı. Neyse. Her şerde bir hayır vardır dedik. Dedik de yurtdışında olup hemen mülakata gidemeyeceğimi hesaplamamıştım. Neyse bir kolaylık yapıp ben döndükten iki hafta sonraya mülakat tarihi verdiler. Pazartesi gittiğimde meğer kariyer'deki mail adresime bugünün iptal olduğuna dair bir mail geldiğini öğrendim. Yerine gireceğim kızla konuştum bende, kendisi master tezini yazmak ve akademik kariyer yapmak adına işi bıraktığını söyledi. İşi de baya kötüledi, çok stresli olduğunu bir yıldır doğru düzgün tatil yapamadığını, komferans dönemindeki yoğunluklarını vs anlattı. Gerçekten bir kişinin üstesinden gelebileceğinden çok daha ağır işler olduğunu anlayıp tırstım. Sonraki gün patronumöa konuşup bir ekip kurulacağımı öğrenince biraz rahatladım ve işe ısındım. Bu pozisyona başvuran diğer üç kişiden biri de arkadaşım çıkmasın mı :) murphy kızı çizgimden çıkıyor muyum ne allahım ne mesudum çok şanslıyım derken tabiki olan olmaz mı olur. Sonraki gün oryantasyona gidip işi öğrenmeye başlayacakken patronumun "üniversitenin genel sekreteri seni over-qualified bulmuş, işe başlamadan önce onunla konuş ikna et, yarın da oryantasyona gelme" diyen sesini telefonun diğer ucunda duydum. Tabi bir işim de rast gitse ilk seferinde bu bloğu yazmama gerek kalmaz di mi? : ) acaba özürlü taklidi mi yapmam bekleniyor nasıl ikna edeceğim mi tam doğru qualificationlarda olduğumu diye düşünürken genel sekreterin dünya tatlısı hulusi kenter karakterli bir adam olmasıyla tüm düşünceler kafamdan uçup gitti ve spontane konuşmaya başladım. Galiba bu samimiyetiö de etkisini gösterdi ve işe alındığımı bildiren telefon akşam geldi !

Ve artık günler sayılı, iş kıyafetleri, evraklar, h,içi halledilmesi gereken işler derken bir hafta sonra işe başlıyorum !!!




7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kudüs Gezim

Merhabalar!

Uzun zamandan sonra yazabileceğim heyecan verici bir hikayem var. Maalesef gezim boyunca not almayı unuttum bu yüzden biraz bölük pörçük yazı olabilir şimdiden uyarıp kendimi de garantiye alayım hehe.

Yolculuğumun başlangıcı biraz zor oldu, ee kuruluşundan beri savaşsız ya da çatışmasız bir günü geçmemiş bir ülkeye yelken açıyordum tabii ki farklı bir şey beklemiyordum. Hele ki yahudileri soykırımdan geçirmiş bir ülkenin vatandaşı olarak İsrail'e giriş yapacak olmam benim cesaret madalyası almamı hakettirecek başlı başına olay kanımca.. Neyse girizgahı çok uzatmadan gezimin detaylarına geçeyim.

Sabiha Gökçen'den olan uçuşum için uçak kapısını havalimanının en dibine koymuşlar ki tekrar önüne bir kişi dikip son kez kontrol yapabilsinler. Neyse uçağa bir grup bileğinde amsterdam - hollanda bilekliği olan ergenle geçtim. Sanırım hala içtikleri - kullandıkları uyuşturucuların etkilerindeydiler ki uçakta rastgele yalnız buldukları (ki uçağın neredeyse yarısından fazlası boştu) kişilerin yanına oturup muhabbet ettiler. Neyse uçak alçalmaya başladı bakıyorum aşağıya bir gram ışık yok. Alla alla hani tel aviv gelişmiş bir şehirdi, neredeyse bomboş tek ışık yok diyordum ki alçalarak Akdeniz üzerinde seyrimize devam ettiğimiz kafama dank etti =) Birden altımızda koca bir ışık hüzmesi ve gökdelenler yükseldi. Ben Gurion havalimanına indik ve pasaport sırası beklemeye başladım. Önüme de şişman mı şişman terli mi terli sesli mi sesli bir adam düşmesin mi! Adam susmuyor arkadaş! Ben de dahil olmak üzere çevremdeki kimse adamın ne dediğini anlamayıp sinirlerimiz bozulmuş şekilde gülüşmeye başladık. Neyse adam da geçti gitti pasaport kontrolünden sıra bana geldi. Bu arada pasaport kontrolündeki polislerin neredeyse hepsi kadındı. Ters bir suratla, 5N 1K sorularını yöneltmeye başladı ardı ardına... Cevaplarımdan tatmin olmamış olmalı ki beni pasaport kontrol edilirken gidip beklemem gereken bir odaya gönderdi. Benden başka orada bulunan 4 kız da almanca konuşuyordu. Bir polis yaklaştı ismimi söyledi bende kalktım. Gene bir soru şelalesi altında ıslanma seansı geçirdikten sonra pasaportum ve 3 ay İsrail'de kalabileceğimi belirten kağıtla çıktım. Bavulumun 5 numaralı bantta olduğuna dair bilgiyi tabeladan aldıktan sonra  gidip beklemeye başladım. Yaklaşık 10 dakika sonra bir yanlışlık olabileceği düşüncesiyle tekrar tabelaya baktım ve İstanbul'un önünde yazan uçuş numarasının benim uçağıma ait olmadığını farkettim ve başımdan aşağı kaynar sular dökülmüşken diğer İstanbul uçağına ait olmayan bantlara bakmaya karar vermişken o da ne benim bavulum Kiev'den gelmiş olan bavullarla beraber dönmekte! Hemen kaptığım gibi dışarı çıktım, Peggy & Avi'nin güvenli kollarına kendimi atıp dışarı çıktım. Kudüs'e gitmek üzere bir minibüs'e bindik ve yolun 45 dakika süreceğini öğrendim ve rahatladım çünkü gerçekten çok yorgundum (saat 00.45 civarı) Gel gör ki bizim şoför bizi en son bırakmayı kafaya koymuş ki doğu Kudüs (Filistinlilerin yaşadığı) civarını bile gezerek hostele ancak 3 gibi varıp uyuyabildik. Sabah 7.30'da hemen yakımındaki kilisenin 78 kere çalan çan sesiyle uyandık ve yola koyulduk. Hostelimizin Kudüs duvarlarının içinde her türlü tarihi yerin tam ortasında olması avantajını çok güzel kullandık. Önce Natalie Portman'ın da Kudüs'e geldiğinde kahvaltı ettiği bir kafeye geldik Buerekas (Börek) ve kekler yedik. Sonrasında hem tarihi çarşısını gezip hem de İsa'nın çarmıhtan indirildikten sonra getirilip yağlandığı hıristiyanlarca en kutsal yer kabul edilen Kutsal Kabir Kilisesini gezdik. Böyle en kutsal yer olunca en önemli 6 mezhep de gelip işgal ettikleri köşerleri altın varaklara ve freskolara boğmuşlar. Wikipediadan aldığım bilgiye göre bunlar:  Katolik KilisesiRum Ortodoks KilisesiErmeni Apostolik Ortodoks KilisesiSüryani Kadim Ortodoks Kilisesiİskenderiye Kıpti Kilisesi ve Habeş Ortodoks Kilisesi imiş. İsa'nın mezarının burada olduğuna inanılıyormuş. Biraz önce bununla ilgili bir tartışma okudum ama detaya girmeyeceğim.
Tabi tahmin edileceği üzere bol bol humus ve falafel yedim ! Humus üç katmanlıydı: bildiğimiz tahinli kısım, biraz daha cıvık bir kısım ve en üstünde de haşlanmış nohutlar. 
Bu arada gitmeden bir gün önce 3 tane 15 yaşında İsrailli gencin öldürülmesinin yası tutuluyordu. Tabi misilleme yapmaktan geri durmayan İsrailliler bir Filistinliyi kaçırıp ormanda öldürmüşler bu da tabi ki Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs-Sahra'nın kapanmasına (ve benim bir sonraki gün maceraya atılmama) neden olacaktı. 
Neyse Ağlama Duvarına gidip ileri geri sallanığ dua okuyan dileklerini kağıtlara yazıp rulo yapıp duvara tıkıştıranları da gördükten sonra gezmeye devam ettik. Bizim Kapalı Çarşı tadında şeyler satılıyordu. Yani İslami objeler + Hıristiyanlıkla ilgili çeşitli şeyler ve tabiki Yahudilikle ilgili neler neler. Kilise çanlarıyla ezan seslerinin karıştığı bir yer hayal edin. Hostelin tavanındaki balkonumsu yere çıkıp baktığımda bir yandan Yahudiler için kutsal sayılan tapınaktan geriye kalan tek yapı olan Ağlama Duvarı, diğer yandan Hz. Muhammed'in göğe yükseldiğine inanılan cami ve hemen kafamı 20 derece çevirmemle İsa'nın mezarının olduğu kilise. Evet hepsi bir panoramada. Çok değişikti idi gerçekten. 



Buraları gezdikten sonra Tower of David Museum (aslında bildiğin kocaman bir kale)'da ışık ve ses gösterisine gittik. Kısacası Kudüs'ün tarih boyunca el değiştirmeleri konu alınmış. Fotoğraf çekmek yasak olduğundan internetten bulduğum resmi koyayım da bir fikriniz olsun ne kadar muhteşem olduğuna dair: 


Sonraki günkü maceram yukarıda bahsettiğim Müslümanların en çok kutsal kabul ettikleri 3. yer olan iki camiye girmeye çalışmamla başladı. Her tarafımı kapatık şalımla kafamı örterek ilk güvenlik engelini sorguya uğramadan geçtim. İkincisinde nereli olduğum soruldu ve cevabım üzerine 'kimlik' görmek istediler. Bende galiba arkasındaki din : İslam kısmını görmek istiyorsunuz galiba ehe ehe diyip kimliğin arkasındaki haneyi göstermeye çalışırken elimden aldı adam kimliğimi ve önünü çevirip gayet başı açık şekilde sırıtan resmimi gördü. Neyse bir şey demedi ve içeri adımımı attım. Kubbet-üs-Sahra'nın güvenlik görevlisi olduğunu tahmin ettiğim kişi baya geniş kesimli olsa da pantolonumu beğenmedi. Üstünü örtmem için bir şeyler uzattı. Bende sarındım ve içerinin muhteşemliğinin göz kamaştırıcılığıyla içeri girip tam iki üç adım atmıştım ki arkamdan hey hop çüşşş sesleri yükseldi. Ben tabi korkuyla arkama döndüm ki ne göreyim, ayağımı işaret ediyorlar. Ben hayatında Sultanahmet'e anca girmiş onu da en az 5 sene önce yapmış insan olarak Müslümanların en kutsal kabul ettiği yerlerden birini ayakkabılarımla girmiştim. Utancımı saklamaya çalışıp içeriyi turlamaya başladım ki ne göreyim ahşap bir dolap gibi şeyin üstünde Türkçe bir şeyler yazıyor, fotoğrafını çekmemle kadının birinin koşup 'where are you from' demesi bir oldu. Neyse Türk olmam durumu kurtardı da bişi demedi neyseki. Oradan çıkıp diğer camiye doğru gittim. Orada da pek çok sorgulamadan sonra (dediğim gibi turistlere olaylardan dolayı kapatılıp sadece Müslümanlara açık olan bir gündü) oraya da uzun bir etek giydirilerek girebildim. Biraz dolandıktan sonra çıktım. Adamın biri istersem kalabileceğimi söyledi. Ben zaten ter içinde pişmişim heyecandan dilim damağıma yapışmış, kibarca adamı reddedip yoluma koyuldum. Peggy'e ulaşıncaya kadar arkama bakmadım resmen. Güvenli bir mesafeye gelince de başörtümden ve hırkamdan kurtuldum suyumu içtim rahatladım. O gün aynı zamanda Tower of David Museum'a girdik ki kendisi bir gece önce ışık ve ses gösterisinin olduğu yer idi. Kendimize birer audio guide alıp başladık tek tek her yerini keşfetmeye. Gelen saldırılar, salgınlar, ele geçirmeler arasında yıllar geçmiş. Belki de Kudüs'ü en iyi anlatan tamlama 'Buffer Between Empires'. Yani ne zaman ki bir imparatorluk güçsüzleşmeye başlamış Kudüs için nefes alıp gelişmeye zaman olmuş. Ta ki diğer imparatorluk üstünlüğünü kurup ele geçirinceye kadar.
Görülmeye değer muhteşem bir şehir. 

Tel Aviv, diğer izlenimlerim  ve İsrail (yahudilik vs) hakkında bildiğim yanlışlar konusunu bir sonraki yazımda paylaşacağım anacım.

Muah!





25 Haziran 2014 Çarşamba

Kısa kısa vol. hmmm

Merhabalar,

Uzun bir aradan sonra tekrar yazayım dedim. Ama yazacak da çok konum olmadığından kısa kısa yazı dizime bir yenisini eklemek istiyorum.

*Gene naçizane gündemimdeki en büyük konu iş başvuruları, bulamama, sıkıntı...Ama en azından şuanda önümde 3 adet seçenek var. Birincisi MTU isimli Alman motor-tirbün şirketi. Kendileriyle mayıs ayında MT (management traniee) pozisyonu için görüştüm. Tesadüf o ki beni mülakata aldıkları odanın adı Manavgattı ve üç dilde birden mülakat yaptım. Sonra Kartal'daki yerin müdürüyle gene üç dilde mülakattan sonra beni genel müdür yardımcısıyla tanıştırdılar. Kendisi şirin bir adamcağız, genel olarak yaptıkları projelerden, ortadoğuya açılma planlarından bahsettiler. Bu arada genelmüdür yardımcısıyla görüştürmeden beni 1.5 saat kadar beklettiler. Daha sonra düşündüğümde bunun benim sabrımı sınamak için bir test olduğunu anladım. Ya da belki adam gerçekten meşguldu. Neyse sonuç itibariyle o kadar süre bekledim ve adamla nazikçe görüştüm (tamam kabul bir kere laf soktum - ''1.5 saat beklediğim için şirketin girişini baya inceleme fırsatı buldum'' =) İkinci mülakatta da başka bir yetkiliyle görüştüm kendisi bana çok dostum olmaması gerektiğinden, kapitalist dünyanın soğuk yüzüne, kendisinin tecrübelerine kadar pek çok şeyden bahsetti ve benimle çalışmak istediklerinin söyledi. Zaman konusunda anlaşamadık ama bana temmuz sonunda tekrar dönecekler ağustosta bir pozisyonda başlamam için. Ikinci seçeneğim Ernst&Young şirketi. Üç hafta önce mülakat öncesi sınavına girdim,İngilizce kısmını 20 dk.da yapıp çocuğu koysam da genel yetenek kısmı epik feyıl. 35 soruyu 45 dk.da yetiştiremedim. Hesap makinasıyla ve test çözmeden geçmiş yıllar meyvelerini çok acı verdi. Zaten benimle sınava giren en az 60 70 kişi daha vardı ve bu sınav gibi daha 3 tane seans daha vardı o gün içinde. Veee en son seçeneğim ve sanırım gönlümden geçen Sabancı'da Uluslararası İlişkiler Ofisinde tanıtım görevlisi. Telefon mülakatım güzel geçti, neredeyse 20 dk aralıksız konuştum. Üniversitenin uluslararasılaşma politikasına bağlı olarak doğuya açılması planlanıyor. Doğu derken Pakistan, güneydoğu Asya ve doğu Asya. Baya seyahat ediliyormuş. Benim gibi konuşmayı, uluslararası ortamları ve seyahati seven biri için biçilmiş kaftan! Temmuz ayında ikinci mülakat yapılacak haber bekliyorum oradan da. 

*Bugünlerde ülke gündemini belirleyen / belirlemeye çalışan iki konu var. Birincisi ağustostaki cumhurbaşkanlığı seçimi ikincisi de hakkında haber yapılmasına izin verilmeyen IŞİD belası. CHP - MHP çatı adayını Ekmeleddin İhsanoğlu (tek seferde gugıla bakmadan yazdım) olarak belirledi ve akapede 1 temmuzda açıklayacak (büyük ihtimalle rte). İnsanların yazlıklarından bile oy kullanabilmeleri sağlanacak. Umarım endişeli modernler/liberaler bu fırsatı tepmezler. Diğer konu ise içler acısı, bu İslamik ektremist grup içerisinde 2 bebeğin, tır şoförlerinin ve konsolosluk çalışanlarının olduğu 80 kişiyi ellerinde tutuyorlar. Hakkında haber yapmak yasak. Irak'ın kuzeyinden başlayarak Suriye ve güneye yayılmaya devam ediyorlar. Amerika hala müdahale etmedi, bizimkilerinde tek açıklaması 'gücümüzü sınamasınlar'! Çok kaygı verici gerçekten.

*Ramazan ayı gelmek üzere. Şimdiden çeşitli yerlere çadırlar ve standlar kurulmaya başlandı. Hatta baya yayılmacı bir politika izlediklerini gördüm özellikle Beyazıd meydanı civarında. Bu ramazan ÇOŞKUSU lafı bir tek bana mı garip geliyor? Peygamberin çölde aç kaldığı zamanda yaşadıklarını anlamak, elindekilerin kıymetini bilmek ve nefsini köreltmek değil mi oruç tutmanın ve genel olarak ramazanın manası. Çoşku biraz abes kaçıyor bence. Tamam beraber iftar açmak falan amenna da ne bileyim. Ben temmuz ayı boyunca Seferi olacağım içün 'çoşku'luyum yalnızca. 1 - 5 temmuz arası İsrail ile başlayacak seyahatimi 12 -17 temmuz arası Antalya, 20 - 27 temmuz arası Budapeşte-Prag-Viyana izleyecek yıh yıh yıh.Özellikle İsrail konusunda çok heyecanlıyım. Artık batı Avrupa'dan bıkıp yönünü doğuya yöneltmiş bir homo sapiens olarak kendimi çok şanslı hissediyorum. Hatta asıl şansım beni orada karşılayacak ve gezdirecek bir arkadaşım ve onun İsrailli kocasının olması. 3 yıl sonra tekrar görüşeceğimiz için çok sevinçliyim ~(^^)/ Ramazan ayında gidecek olmam da oradaki çatışmayı bir nebze olsun azaltır diye ummaktayım tabiki. 

*Bu aralar makyaj videolarına ve ürünlerine sardım anacım. Bir arkadaşımın instagramda makyaj hesabı açmasıyla beraber bilmediğim ne çok şey olduğunu farkettim. kontur, bronzır, ışıltılı-ıslak bitiş vs vs terminolojiye inanılmaz uzakmışım. Şimdi kendimi baya geliştirdim. İndirimlerden yararlanarak kendime ufaktan bir koleksiyon bile oluşturmaya başladım. Daha kendime çok uygulamıyorum ama şu lekelerden falan kurtulduktan sonra yapacağım. Çünkü makyaj gerçekten de temiz bir cilde güzel gidiyor. Her ne kadar kusur kapattığı bilinse de sorunlu bir cildi bir de makyajla yormak hem çok anlamsız hemde erken yaşlanmaya davetiye. 

Galiba şimdilik bu kadarcık.

Sağlık & sevgi dileklerimle..












11 Nisan 2014 Cuma

Same Mistakes

http://vimeo.com/20071532

(ha bu arada youtube engellendigi icin vimeo koyuyorum. Ozgurlukler diyari ulkemizden dunyaya selamlar sevgiler...)

I make the same mistakes
Feels like I never learn
Always give way too much
For little in return

I haven't changed a bit
I'm still not over it
I make the same mistakes
I make the same mistakes
I...

I never did grow up 
Feels like I never will
My friends are all adults
I'm still a teenage girl

I haven't changed a bit
I'm still not over it
I make the same mistakes
I make the same mistakes
I...

My friends are all a drag
They think I'm such a flake
They want to go to bed
I want to stay up late
Walking the streets alone
Thinking of you 'til dawn
I make the same mistakes
I make the same mistakes
I...

I make the same mistake
(I never did grow up)
Feels like I never learn
(Feels like I never will)
Always give way too much
(My friends are all adults)
For little in return
(I'm still a teenage girl)
I haven't changed a bit
I'm still not over it
I make the same mistakes
I make the same mistakes
I...

I make the same mistakes
(My friends are all a drag)
Feels like I never learn
(They think I'm such a flake)
Always give way too much
(They want to go to bed)
For little in return
(I want to stay up late)
I haven't change a bit
(Walking the streets 'til dawn)
I'm still not over it
(Thinking of you)
I make the same mistakes
I make the same mistakes
I...



"100,000 monks in prayer for a better world"



12 Mart 2014 Çarşamba

KATIL VAAAAAR!!!

Berkin Elvan, 14 yaşında Okmeydan'ında başına isabet eden gaz fişeği yüzünden 269 gün komada kaldıktan sonra 15 yaşında, 16 kilo dün hayata gözlerini yumdu. Her ne sebeple olursa olsun bir çocuğun ölümü her daim hüzünlüdür. Hele de hayatındaki en değerli şeyin önünde yaşanacak günleri olan gencecik bir fidansa...
Yazmak istediğim o kadar çok şey var ki nereden başlasam bilemiyorum.
Belki önce dün sokakta olan benim gibilerin neden bu kadar tepkili olduğunu, daha belki çocuk sahibi olmamış o kadar insanın nasıl bir annenin acısını paylaşabildiğini anlatmalıyım.
Bilindiği üzere olaya dair herhangi bir kamera kaydı yok, bu da görgü tanıklarının ifadelerini tek kanıt haline getiriyor. Ee orada görevli polisler de amnezik taklidi yapıyorsa faili meçhul hanesine +1 yazmaktan başka bir çare de kalmıyor maalesef. 
Bununla da kalsa gene iyi, nasılsa polisin bu gibi açıklamalarına alıştık. Aynı şey gezi direnişi sırasında kamera görüntüleri olmasa aynı ifadeler sayesinde Abdullah Cömert'i öldürmekten paçayı sıyıracak olan A.K. için de geçerli olacaktı.
Ama tüm bunları geçtim, olabilir her polisin psikopatlığı ya da özensizliğinin hesabını belki RTE'ye soramayız fakat ya yaptığı açıklamalar? 

'PolisiME VUR emrini BEN verdim'

'PolisiMİZ destan yazdı!'

Üstüne bir de likayat nişanı takması?

Bir özür veya başsağlığı bile dilememesi yenilir yuturlur cinsten değil. Ya bu adamın danışmanları gerçekten mal ya da adam gerçekten kalpsiz. Madem herkesi kucaklıyorsun nerede senin vicdanın? O hep sığındığın Müslümanlığa sığar mı bu? 

Ergenekon ve Balyoz ile başlayan askerin tasviyesini askeri, 10.000 polisin yerlerinin değiştirilmesi (cemaatin temizlenmesi adı altında) polisi vurdu. Fakat artık MİT'in eline neredeyse sınırsız yetki veriliyor, 'görev' adı altında istediğini yapabiliyor. Yani kısacası son kaçış olarak MİT'e sığınan bir başçalanımız var. Bakalım ne zamana kadar devam edebilecek bu ittifak? Cemaat buradan temizlendiği ve başına Hakan Fidan getirildiği için başlamadı mı zaten tüm bu olanlar? Sonrasında Gezi desteği ve dershane krizi tuz biber olmadı mı şimdiki bu 12 yıllık ittifakın bitmesine?
Feto Berkin için taziye mesajını Cumhuriyet Gazetesinden veriyorsa artık bir şeyler gerçekten tersine dönmüş demektir. Boşuna Cemaat Halk Partisi diye dalga geçmiyor hülolar. Herkese yaranmaya çalışan 'catch-all' partisi olmak Kılıçdaroğlu'na neler kazandırıp neler kaybettirir 30 mart seçiminde görülecek. Siyasetimiz hala pis kalacak bundan şüphem yok. Bu bölümü bu ülkede okuduğuma da bazen pişman olmuyor değilim. 

O yüzden şimdiden bu olasılıkları düşünelim ve üzülmeyelim bence. Önümüzdeki seçimlerde AKAPE'nin kaybı ancak %5 civarında olacak. Bunun bazı sebepleri aşağıda paylaştığım yazıda gayet net dile getirilmiş. Maalesef iyiye doğru değişim bir ayda olmayacak, olamayacak. kendimizi kandırmayalım. Ama sabretmekte fayda var. Gezi&yolsuzluk dışarının bize bakışını çok değiştirdi, artık arabulucu olarak bile istenmiyoruz(ukrayna örneği) şu an seçim siyasetine çok gömüldüğümüz için farkında değiliz sadece.. 

Kısacası : 

Medya –> havuz (alo fatih)
HSYK –> adalet (!) Bakanlığına bağlı
Banka –> ayakkabı kutusu
Fenerbahçe –> yönetimine müdahale
17 aralık tutukluları –> hepsi serbest
Sayıştay –> raporlar hasıraltı edilmiş
Cumhurbaşkanı –> etkisiz eleman 
İnternet –> VNP'ye emanet
Gazeteci –> mahkumiyette dünya rekoru
Kontrol mekanizmalarının(hortumların) hepsi kendilerine bağlı.
http://www.youtube.com/watch?v=X83lHhNY_kw





#BerkinElvanÖlümsüzdür