28 Eylül 2010 Salı

bella italia!- Eboli

Angri'deki sıcak ortamdan sonra hiçbir yere tam olarak ısınamayacağımızı biliyorduk ama bu kadar değişik (!) bir yere gideceğimizi de beklemiyorduk azizim!
Epic fail Eboli'de trenden indiğimizde başladı, bizi almaya gelen İspanyol çocukcağız ingilizce bilmiyordu! neyse benim 2 yıllık İspanyolca kursu bilgilerimle ( + 2 haftalık İtalyanca konuşma çabalarıyla) anlaşmaya çalıştık. Yalnız benim çekçekli hostes çantam gene yapacağını yaptı yokuş yukarı giden tek tek taşlardan örülmüş İtalya yollarında yer çekimiyle adeta genel bir uyum çizgisinde bana kendini taşıttı! Artık son 20 m. ye girerken sevgili Raul erkek olduğunu hatırladı ve çantamı taşımayı teklif etti kibarlık yapıp itiraz etmedim tabi!



Neyse vardık 1 hafta boyunca "ev" diyeceğimiz yere, bizi slovenyalı bir bayan bekliyordu. tipini ancak şöyle tarif edebilirim; resmen Monster filmindeki Charlize Theron!
Sohbet edilemiyor kendisiyle çünkü kulağında kulaklık sürekli laptuşundan müzik dinliyor! 30 yaşlarında hayattıyla bir şeyler yapamamış insan tipi, çözümü ülkesinden çıkıp yeni bir yerlerde yeni bir şeylere başlamakta aramış ama kanımca çok başarılı değil, kendini soyutlamış diğer insanlardan, neyse bu kadar psikolojik analiz yeter kanımca

İlk gün Türk apaçisinden hallice biri geldi eve, kendisi buradaki organizasyon için gönüllü çalışan bir İtalyan genciymiş, geldi hemen oo 2 turca diye resmen üstümüze atlayacaktı, kendini facebooktan eklettikten sonra, akşam geri geleceğim dedi ve gitmeden de yanımızda türkçeye çevrilince şu anlamı verecek bişiler söyledi "olmmm 2 Türk kızı gelmiş akşama bişiler ayarlayın layn", (şunu belirtmem gerekirdi bunlar biraz abartı yorumlar sonradan bu italyan kardeşimizin sadece samimiyeti fazla sevmesinden kaynaklandığını ve kötü bir niyeti olmadığını anladım)
Akşam oldu bunlar cümbür cemaat geldiler yorgun olduğumuz için çıkmak istemedik biraz bozulsalarda bir şey demediler çıkıp gittiler.
İkinci gün oldu sabah bizi alıp Legambiente'nin koruduğu orman ve sahile gittik çöp topladık (max. 10 dk) sonra güneşlendik denize girdik (ve ben gene içimden organizasyonun olmadığı bir alanda(sivil toplum) nasıl olur da çalışmak isterim gibi iç konuşmalar yaptım, dünyanın haline küfrettim vs vs) Monster gene monsterlığını gösterdi kulağında kulaklık gitti saatlerce denizi seyretti, otobüse binme yolunda köpeklere (sanırım bu hayatta sevdiği az sayıda şeylerden biri) kötü davranan insanları nasıl öldürmek istediğinden bahsetti. Yalnız bu otobüse binme yolu gündüz vakti olmasına rağmen pek de tekin değildi, zira "prostitute" tabir ettiğimiz insanlar yol kenarlarında bekliyorlardı, güneş tepede olmasına rağmen!! Neyse başımıza bir şey gelmeden ulaştık otobüse ve döndük şehre bir daha da yürümedik o yoldan!


Bu aktivite dışında bir gün köpek barınağına gidio köpek gezdirdik, itiraf etmeliyim ki Türkiye'deki barınaklara 5 basar! Annemin adında bir Rottweiler vardı ve acayip tembeldi, eğer bir kere yere yatarsa kalkmıyor ve insanların tekrar onu taşıması gerekiyor kafesine =)



Bu iki aktivite dışında Legambiente'ye ait olan bir bahçeCİK var, domates patlıcan yetiştirdikleri, yalnız bu vatandaşlar semizotu ve naneden bihaberler! Yolup getirdiğimizde bunlar ne, bizim orada mı yetişiyor yenir mi ki bunlar dediler! mis gibi sarımsaklı yoğurdumuzla afiyetle yedik semizotunu şaştı-kaldılar =) Adanalılığımda vermiş olduğu bir kudretle çapayı bir sallamışım, Serroşla 2 saatte adam ettik orayı ve çok da eğlendik toprakla uğraşmak cidden iyi geliyormuş insana..


* Bu birayı tavsiye ederim gittiğinizde>>>

 hem ucuz hem tadı efes'i andırıyor!

* ....ve tarihin ilk Starbucks'ını da görmüş oldum =]

20 Eylül 2010 Pazartesi

bella italia!- Angri

evet italya yazılarıma devam ediyorum izninizle bayanlar baylar ve diğerleri
Ülkemin sınırları dışında bile Murphy'nin kızı olma özelliğimi koruduğumu belirtmek isterim, şöyleki;
ilk kamp yerimiz olan Angri'ye iki günlük Roma gezimizden sonra ulaştık (ulaşmasına da ritardo (bkz. önceki girişim) canımızı okudu neyseki italyanlar baya yardımsever ve halden de anlıyorlar yırttık bir kez daha) ilk gün yağmur yağdığı için yangın gözleme işimizi yapamadık, Salerno ve Cava isimli iki güzel şehri gezdik. Akşam döndük yattık gecenin bir vakti kapı vurulmaya başladı (ve şu ayrıntıları da belirtmeliyim ki 4 pencere ve kapımız demir sactan yapılmış o yüzden dışarısını görmemiz mümkün değil!) gecenin 3ünde tabi parantez içinde belirttiğim durumdan dolayı dışarıyı göremiyoruz ve kaç kişi olduğunu kestiremiyoruz. Yanımızdaki tek erkek olan Sebastiano "noluyor ne yapıyorsunuz?!" gibisinden bağırdı ve küfürlü yanıtlar aldı neyse sarhoşlar herhalde dedik yatmaya devam ettik ama lamp liderlerimiz carabinieri (italyan polislerinin bir kolu)'yi aradılar tamam geliyoruz dediler ama tık yok!
neyse sabaha karşı bu sefer taş/kayalar atmaya başladılar evin çatısına ve kapısına haliyle kiremitler dökülmeye ve kapıda kayaların izleri çıkmaya başladı. Gene aradık polisi gelmemişlerdi çünkü geceden beri, gene tamam geliyoruz dediler tabi yetmedi o bölgenin korucusunu da aradık bu sefer. Neyse o gelince dışarı çıkabildik, 3 kişi vardı onların üstüne gidince biz bir şey bilmiyoruz görmedik diyip kaçtılar ve aşağıda yakalandılar sorgulanmak üzere götürdüler polis merkezine orada da inkar etmişler ama aynı üç kişiyi önceki gece döndüğümüzde de görmüştük. Yani başkalarının olma olasılığı yoktu. Zaten aralarından birinin kuzey avrupa ülkelerine giriş yapması yasak uyuşturucudan dolayı ve ailesi de reddetmiş kendisini vs vs. sonradan serbest bırakıldılar ama genede bu italyan yerel gazetelerine çıkmamıza engel olmadı, özellikle carabinierinin bu ihmalkarlığı çok yazıldı çizildi. Saldırıdan sonraki gece Legambiente'nin başındaki pek çok insan bizi görmeye geldiler ve kampı taşımamız gerektiğini onların sorumluluğunda olduğumuzu belirttiler, neyse gittik 5*'lı kampımız başladı sıcak su elektrik ve şehir hayatıyla =)
zaten şen şakrak geçti sonrasında saldırganın adının Felipe olduğunu öğrendikten sonra onun üstünden yüzlerce espri yapıldı ama o gece ve sabah gerçekten panic room havasındaydık, içerisi güvenli ama dışarıya da çıkamıyoruz!
WWF'in kampına gittik bir gün ve dağ yürüyüşü yaptık tabi bu yürüyüşü güneş altında 4.5 saat Pompei'yi gezdikten sonra yaptık ve o gün hayatımın yürüyüşünü yapmış bulundum tahmin edebileceğiniz gibi!
Bir gün de Furore adında bir legambientenin başka bir kampına ziyarette bulunduk aslında dağda bisiklet kullanmanın püf noktalarını öğreneceğimizi düşünürken bize sadece zeytin domates doğratıp un helvası yaptırdılar =) haliç şekilde bir yerdi ve direk yükselip uzanan dağlara tırmandık gene, manzara muhteşemdi! Su gücüyle çalışan bir değirmenden kağıt üretiliyormuş önceden orada, ama kış aylarında suların çok gür akmasından mütebelli kamp kurulamıyormuş orada!
İkinci kamp yerinde yaşadıklarımı da en kısa zamanda yazıya geçireceğim.

15 Eylül 2010 Çarşamba

mammamia

Uzun zaman sonra tekrar merhaba!
32 günlük yorucu olduğu kadar eğlenceli ve birazda çevre adına yararlı bir İtalya gezim oldu, tahmin edersiniz ki malzeme patlaması yaşıyorum = ) kendimce bir sistem geliştirdim ilk başta gün gün not aldığım anahtar kelimelerden yola çıkarak gözlemlerimi aktaracağım, sonraki yazılarda ise kısa kısa anılarımdan bahsedeceğim. Bu bloğu ingilizcede yazmaya çalışacağım bakalım becerebilecek miyim.
Büyük bir klişe olan İtalya - Türkiye benzerliği gerçek arkadaşlar! Ama şunu da belirtmek gerekir ki kuzey ve güney İtalya çok farklı(mış) güney insanı daha sıcak sevecen kuzey insanı ise daha soğuk mesafeli ve düzenli (imiş) ve benim de güney taraflarına gittiğim hesaba katılırsa Türkiye ile benzerliğini farketmem kolay oldu = ]
neyse uzatmadan anahtar kelimelerime başlıyorum

Popo yıkama yeri: evet türk aklını (ya da kim düşünüp icat ettiyse) seveyim
taharet musluğunu düşünüp koymuşlar tuvaletin içine, ama zavallı İtalyanlar
bunu için ayrı bir yer kullanıp yerden tasaruf edemiyorlar, öncesinde ayak yıkama yeri sandığımı itiraf etmeliyim ve italyan titizliğine hasta olmuştum ama meğer durum farklıymış = )









Yoğurt: şekersiz yoğurt bulmak imkansız gibi bir şey, yoğurdu elime her aldığımda
tanrım nolur üstünde zucchero yazmasın diye yalvardım resmen ama nafile!

Sweet breakfast: İtalyanın sevgili vatandaşları kahvaltıda sadece tatlı şeyler yiyorlar efenim, neymiş uyandıklarında inanılmaz bir tatlı krizine giriyorlar, tuzlu yerlerse mideleri bunalıyor peyniri yemeklerden sonra
yiyorlar ( ya da öncesinde kırmızı şarapla )





Ellerle konuşma:Bizden beterler! özellikle ilk resimdeki parmak uçlarını birleştirip bilekten sallama hareketi ve dua eder gibi elleri birleştirme hareketi ve sallama hareketi çok yapılıyor.
Kaşları yollumuş & anne kuzusu İtalyan erkekleri : ve tabiki dar kotları da unutmamak gerek! moda takiplerine saygı duyuyorum ama bence acayip gay görünüyorlar bildiğin ince şekilli kaş! ve bu bir iki değil 15 -35 yaş arası erkeklerin %90ı böyle. 30 - 35 yaşlarına kadar aileyle yaşamak da çok popüler ve İtalyan anneleri özellikle erkek çocukları üstüne çok titriyor günde 3 4 kez (ortalama) arıyorlar cepten.

Anason çılgınlığı: Her şeyin içine koymaya bayılıyorlar, hatta içkisini yapmışlar çakma rakı olmuş, etin içinde tadı berbat asla tavsiye etmem!

Gelato: (dondurma) zuppa inglese (ingiliz çorbası) biberli çikolatalı, popcornlu, nutella ve fındık... fazla söze gerek yok bence!

Siesta:tam 3 saat boyunca hayat duruyor, (13-16) ve işleri için yaşamayan İtalyanlar evlerine dinlenmeye çekiliyorlar, tabi bunda kahvaltıda tabiri caizse 'kuş' kadar yemelerinin de payı var, aradaki açığı kapatmak adına öğlen yemeklerini abartılı yiyorlar tabi sindirmeleri güç oluyor!

Uğur: Kırmızı biber, metalci işareti ( \m/) ve kamburu çıkmış elinde şemsiye tutan bir adam bizim nazar boncuğunun işlevini görüyor.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

temmuz biterken..

Bir ayın daha sonuna geliyoruz vaov! Sevdiğim pek çok insanın doğum gününün olması (tabi tam ortasında benimkinin olması =P ) yaz tatili olması deniz kum güneş havuz eğlence Side gibi anahtar kelimeler bu ayı sevmeme yetiyor da artıyor bile! 
2010 senesinin temmuzu ise benim için ayrı bir güzeldi, 'yaşanmış saatler' kabul ettiğim iki konsere katıldım; 19 temmuz Seal & 22 temmuz Cranberries!!!!
Seal konseri İKSV'nin 17 senedir düzenlediği uluslararası caz festivali kapsamında gerçekleşti, bloğumu takip edenler bu organizasyonda çalıştığımı bilirler, neyse gene giyindik siyah pantolonumuzu gittik Cemil Topuzlu Sahnesine. Bu sefer sponsor matraş'tı ama çoğu arkadaşımın Matraş'ı boya markası sanmasına yetecek kadar garip bir tişört geçirdik üstümüze. Neyse 3 sefer yerimin değişmesi sonucunda bir yere yerleştirildim ve başladık beklemeye tahmin ettiğimiz gibi çoğu insan son 15 dakika içinde geldi, ışıklar söndükten sonra gelenler ise gene panik halindelerdi ve hınçlarını bizden çıkardılar=] 
Saat 21.10 oldu ve Seal çıktı sahneye! Bir anda ortamın atmosferi değişti onun kadife gibi sesi kulaklarımızı doldurmaya başladığında, adama boşuna aşkın mimarı dememişler!sözlerin güzelliğine bakar mısınız:
Baby,
I compare you to a kiss from a rose on the gray.
Ooh, the more I get of you
The stranger it feels, yeah
Now that your rose is in bloom.
A light hits the gloom on the gray,
I've been kissed by a rose on the gray,
I've been kissed by a rose

mükemmel ses mükemmel yorum ve seyircilerle inanılmaz bir uyum. 6 Commitment adındaki eylülde piyasaya çıkacak yeni albümünden parçalar da seslendirdi, sonra en öndeki seyircilerden birine commitment'ın türkçesini sordu kadın 'taahhüt' demesin mi =) hani bağlılık falan der insan zaten dinleyicilerin çoğu kadının cevabından sonra 'oaahhaaa' gibi homurtular çıkardılar, ama sevgili Seal'ciim demekki 'altı tahüüt' diyebildi tabi herkes hemen alkışladı gururumuz okşandı =] amazing, love's divine gibi parçalar ışık oyunları ve arkadaki ekrandaki ilginç görüntülerle bütünleşti ve muhteşem bir müzik ziyafeti yaşattı bize! Bu sempatisi Heidi Klum gibi hatunu kafeslemiş ;]


Ve 22 temmuz akşamı the cranberries! kapılar 20de açıldı bizde onlarca metrelik kuyrukta girdik sıraya 3 4 kez dönüş yaparak sonunda girdik, gerçi sırada duruşumuz da baya eğlenceliydi Yunus'la önümüzdekilerin gay olup olmadıkları konusunda baya eğlenceli bir tartışmaya girdik =] ama sonunda birbirlerine bakışlarından, aynı bilekliği takmalarından, alınmış kaşlardan vs vs ikisininde gay oldukları sonucuna vardık. Girdik içeri tabi hevesli bir şekilde 35 40 dakika sıra beklemenin verdiği şevk ile önlere doğru gitmeye çalıştık, susadık ve akıllı bıdık ben ikimizide de pantolon giydirmiştim sonradan üşümeyelim diye ama hava 30 derece ve nem %90'nın üstünde olunca üstümüze yapıştı tabi pantolonlar =] el mecbur 33'lük biraya 10 tl verdik =O neyse gene hevesle ön taraflardaki yerimize gitmeye çalıştık ama terden bunaldık, çıkan ön grubu da tanımıyorduk nakarat yerlerinin 3. gelişinde ancak dahil olabildik şarkıya =]
çıkan dans grubunu da tam izleyemedik bu arada saat 22'ye geliyordu ve 2.5 saattir insanların arasında mal gibi ayakta dikilmekten sırılsıklam ter olduk ve yorulduk gittik arkaya oh dedik dünya varmış hem 3 ekranla desteklenen sahne tam karşımızda hem yere oturabiliyoruz hem püfür esiyor dedik çökelim şuraya. ... ve sonra Dolores'in güçlü sesini duyduk, analyze ile başladı konser, animal instict, imagination.... derken birden çoşturdu bizleri, o robotik danslar ve yerinde duramayan kıpır kıpır kadın ve o yaşa rağmen=] gelmeden önce İstanbul'un iki kıtaya yayılmış olan tek şehir olduğunu da öğrenmiş Dolores takdirimi kazandı =] sesi hakkında yorum yapmak zaten haddim değil tek kelimeyle kusursuzdu!
gerizekalı servis saatlerimiz dolayısıyla sonuna kadar alamadık ama sevgilimden İrlanda'da the cranberries konserine gitme sözü kopardım ;]

29 Temmuz 2010 Perşembe

değişen diyaloglar..

1-2 yaş grubu
bebek: yaauu guu fııııı
5-8 yaş grubu
kız: hadi şimdi barbie'ye makyaj yapalım sonra şu kırmızı botları giydirelim, biraz sonra power-rangers başlayacak yuhuuuu go go power rangers dant dant da da daaaant, beeen sarı rangerssss ciuvvv ben değişebiliyomm!!!
9-10
çocuk>ergen: pokemonnnn, pika pika pikaçuuu, hadi taso oynamaya gidelim sonrada mahallenin erkeklerini döver çocukların iplerine gireriz nihahahah (sadizm tavan yapmıştır, xy kromozomlu arkadaşlara hoşlanma belirtisini döverek gösteren faşizan kızlar...)
10-14 yaş grubu
ergen(?): çok şeysin ama şeycim ( =/ ) ayrıca o ayakkabıdan annemde de var çok salak görünüyorsaann!ahh örtmenimm saçımı çekti buu!
Öörtemen: kızım anaokul mu burası, ortaokula geldiniz ama bakın cık cık cık
15-17 yaş grubu
(mynet sohbet odaları, mirc, icq devri başlamıştır)
genç kız: of bu lisede bi bitmiyor abi, artık şu öss (i.e. ygs & lys) bi bitse de atsak kapağı üniversiteye rahat etsek (evet şimdi bu zihniyeti kınıyorum) akşam Vahşi Güzel var acaba Milagros itiraf edecek mi, Ivo ne tepki verecek ay çok heyecanlı. Şu mirc m.gat odası da baya kalabalıklaştı öğrenen geldi öğrenen geldi bu ne yeaa
Baloda ne giyeceğim ben şimdi of buradan abiye bakılmaz ki direk yaşlı kadın kıyafetleri en iyisi Antalya'ya bakalım
Şu çocuk da benden hoşlanıyor mu anlamadım ki, arkadaşlarına mı gösteriş yapıyor sıkıldım valla şu karışık elektrikten (BBG türevi programlardan kapılan jargondur, sanırsın 100000 voltluk hatlar dolanıyor evin içinde)
Annem bana şunu dedi, babam bana çıkma dedi, beni anlamıyorlar, isteklerime hiç saygıları yok bir gitsem de kurtulsam(klasik tripler=] ) hayat çok b*ktan, hadi nargile-çay-okey atak ırmak kenarında (M.gat gençliğinin favori mekanlarından)
18-22 yaş
Üni. genci (yetişkin ? ): ek$i, facebook, myspace, tweet vs vs keşfedilmiştir devir değişmiştir,
of geçen gün izledim face'den koptum resmen, 'ay şimdi altıma yapcam' modundaydım, ağzım falan ağrıdı. (mod, falani filan, yani, yarıldım, koptum top20 kelimeleri)
(hoca dedikoduları,yeni çıkan filmlerin eleştirileri, kitap tavsiyeleri, globalleşme, küresel ısınma karşısında duruş gösterme çabaları sohbetlerin temel direkleri olmakla birlikte) her şey çok sıkıcı, hayatın zillesini yedim bundandır bu biraları devirişim, zaten eski ilişkilerimde de hep incinen taraf oldum, ben fedakarlık yaptım (moduna (!) girilir şimdiye kadar tersiyle karşılaşmadım =] )

Yukarıyı biraz özensiz yazdım çünkü gelmek istediğim asıl noktalar şunlar:

*nedense kendi yaşadığımız olaylardan çok youtube videolarını anlatıyoruz, başka insanların bambaşka yerlerdeki eğlencelerine gülüyoruz, bizim de bunları yapma şansımız varken. hayatı ıskalıyor muyuz?Tek tip bir kültürle yetiştiğimizin farkında mıyız? Tamam kendimizi geliştirmek için alternatiflerimiz çoğaldı ama genede bunlarda zamanla "mainstream"e dönüşmüyorlar mı?

*ama genede çocukluğunu yaşayabilen son nesil olduğumuzu düşünüyorum. WoW, CS, Sims gibi oyunlarla kız-erkek demeden  5-14 yaş grubunu bilgisayar başına kitledik, ki bu ebeveynlerinde işine geldi sanırım

*ve en önemlisi diyaloglarımız sıradanlaşmıyor mu? Bizim neslimizi 68 ile karşılaştırmak yanlış belki ama düşünmeden de edemiyorum. Bir hocamız sizin nesliniz soru sormayı bilmiyor, hatta bilmemeyi bırak soru sormuyor merak etmiyor, sadece kendine odaklı gününü gün etmek istiyor, anahtar kelimesi 'eğlenmek'. Öncekilerin bence 'düşünmek' ve 'sorgulamak'tı. Oysa biz "günü kurtardık"ımızda çok da önemsemiyoruz dün ve yarını.
Ben mesela bir toplumsal ve siyasal bilimler öğrencisi olarak çevremde politika, dünyanın gidişi, güncel konular vs hakkında konuşmak için çok insan bulamıyorum bu da bizim bölümün güncel/uygulanabilir yönünü törpülüyor diye düşünüyorum. Zamanla bende sıradan sohbetlerle günümü geçiriyorum benimde kolayıma gidiyor sanırım kendimi zorlamamak, o yüzden Londra'da geçen son 3 haftamı özlüyorum. Peggy adında Çin'li bir arkadaşımla bu konuları baya konuşuyorduk, tabi kültür farklılıklarımız hakkında da konuşmaya bayılıyordum. Sonra Robin vardı mesela Hollandalı arkadaşım MUN'lere katılması neticesinde de dünya meseleleri hakkında değişik bakış açılarına sahipti ve onunla sohbetlerimiz de bana çok şey kattı. Kendi üniversitemde de belki biraz uğraşsam böyle bir ortam yakalayabilirdim ama sanırım laptuş arkasındaki rahat yerimi bırakmak istemedim ve tartışarak değil okuyarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Film ve dizilerle kalan boş vakitlerimi doldurdum.Ve asıl üniversite eğitiminin fakültelerde değil o fakülteler arasındaki çimenlerde olduğunu unuttum...
Kim bilir bu belki artık son sınıfa gelmiş bir öğrencinin pişmanlıklarının itirafıdır, genede üniversitemin sağladığı olanakları kesinlikle yadsıyamam, orijinal bir eğitim anlayışları var her ne kadar burayı yazarken bundan haberim olmasa da =]
biraz uzun oldu sanırım umarım sonuna kadar dayanıp okumuşsunuzdur ;]
kalın sağlıcakla

27 Temmuz 2010 Salı

Adanalı'yık

Adanalıyık, Allah'ın adamıyık
Bici yerik, Şalgam içerik

İtiraf edeyim uzun yıllar, doğduğun yer memleketindir diyerek Antalyalı'yım dedim ama bu Adana hayranı hard-core Adanalı kuzenimi tanıyınca bitti, "nasıl olur kız baban Adanalı, kütüğün Adana'da" sözleri başta beni etkilememişti, ama şimdi size uzun yıllar sonra Adana'ya ilk gidişimi yazdığım blog girdisini yazacağım nasıl etkilendiğimi anlayacaksınız =)

Memleketime gelmişken yazayım dedim.(bak bak bak nasıl iki günde benimsemişim)daha yayladan döneli 15 dakika oldu ve fark çok çabuk hissediliyor.çok güzel bir serinlik var orada ve tertemiz bir hava!!!ve tabiki yengemin mükemmel yemekleri de cabası!(Adana ile ilgili beni cezbeden en önemli şeylerden biri) dün içli köfte nasıl yapılırmış gördüm ve gerçekten zormuş yakında fotograflarını eklerim.Adana Ortadoğu'nun en büyük camisinin olduğu yer ve caminin adı Sabancı Merkez Cami.Adından belli olduğu gibi Sabancı Baba bir güzellik yapmış gene Adana'nın çoğunluğunda yaptığı gibi.Hayat suyun kaynağına yani Şeker Pınarı'na gittik mükemml bir su gerçekten insanı doyuruyor resmen.
mangal başında kül içinde kalıp yaptığım kebabın tadını daunutmayacağım!!!buraya her geldiğimde yapacağım dediğim şeyi gene yapmadım sadece 2 kez kebap yedim umarım yarın fırsatım olur!ve sadece bir kez bici yedim(bilmeyenler için not:)su ve nişastanın karıştırılıp küpküp kesilmesi tabanı oluşturuyor üstüne kıyılmış buz kırmızı şerbet pubra şekeri muz isteğe göre dondurma ve gül suyu konularak servis edilen eşsiz adana tatlısı)

İşte böyleydi ilk maceram sonrasında her zaman Adanalı'yım dedim gururla...
Adana'ya gittiğimde günlük programımız nerede ne yenileceğine bağlı olarak şekillenir, şöyleki;
şimcik sabahley kalkar kahvaltıyı ederik oradan çıkar bizim kafeye gider takılırız oradan G. kebapçısına giderik yakınında baraj gölü var oraya gider otururuk bici bici yerik, eve dönerik yemeğe başlarık ne yapsak ki (bir önceki günün akşamında konuşulduğunu anlamışsınızdır sanırım =] )
Sonra tabi Adanaca vardır ki anlamak gerçekten tarihsel bir background gerektirir =]
ÇİMMEK : Yıkanmak, Yüzmek ( Kanala gidek çimek )
KÜNCÜ : Susam ( Benim pidenin küncüsü bol olsun emmi )
ZİBİL : Çok (Dün Zibil gibi Balık Tuttum)
GILLİK : Küçük
KELE, GALAN, TAMAN : (Cümlelerin sonuna gelir, nereye koyarsan koy uyar ) Dur kele, gel galan gibi :)
ZAAR: Galiba
ZORSUNMAK: Üşenmek
DULDA: Kuytu
ELBİZ: Örümcek Ağı
ÇEMİRLEMEK: Kıvırmak, Sıyırmak (Paçaları Çemirle haa)
BAAM: Bakalım (Dur baam düşünürük)
DÜNEYN: Dün (Düneyn caddede kaza oldu laa)
BÖON: Bugün
ÖTAAÇE: Öbür Taraf
ÖTÜYÜZ: Öbür Yüz (Yan taraf)
KIZINMAK: Isınmak
KIZDIRMAK: Isıtmak
CÜLÜK: Civciv
PÜSÜK: Kedi
NAYLON: Traktör Römorku
MUŞAMBA: Poşet
HELKE: Kova
DEPME: Bidon
TUMDURMAK: Batırmak (La balık mantarı tumdurdu haa :) )
CINCIK : Cam
DİNELMEK: Ayakta durmak
HEMİ: Değil mi?
BALCAN: Patlıcan
ABBOVV : Amann, Hadi bee, Hadi yaa
AŞORTMEN : Eşofman
ÇUL: Kilim, Hasır
CIBARTMAK: Birinin çıplak yerine vurunca orayı kızartmak
FICITMAK: Fırlatmak
GULLE: Misket, bilye
CILIK: Çürük
CİBİLİYET: Gelmiş, Geçmiş
DÖŞ: Göğüs
BAAR: Gırtlak (Sıcaktan Baarım yandı laaa :)
ESSAH: Sahi

Tabi kaynağımı da belirtmeliyim facebook'taki

ADANA BİR ÜLKEDİR, DİLİ ADANACADIR, ADANALI OLMAK AYRICALIKTIR... 

grubunun derlediği bir sözlüktü emeği geçenleri tebrik eder saygılarımı sunarım uy gurban olduklarım =]

P.S. : bu dave matthews ne müthiş bir sesmiş yahu, House dizisi saolsun keşfettim kendisini


16 Temmuz 2010 Cuma

Doğum günü çocuğu(!) olmak...

merhabalar,
41 pare top atışı, boğazın ışıklarının OYAAAA şeklinde yanıp sönmesi, Devlet filarmoni orkestrasının benim şerefime vereceği konser öncesindeki kalan boş vaktimde biraz bişiler tıklattırayım (internet ortamında çiziktireyim olmuyor maalesef =P ) dedim ve başlıyorum.
Bilenler bilir ben sakarlığımla ün salmış bir homo sapiensim, hatta belki kas gelişim evremin primitive aşamasında da olabilirim diye bir teorim var!O kadar umutsuz durum yani!
Evren de bana bu özelliğimi hatırlatmak istercesine sakarlık/şansızlık sinsilesini üstüme salmak için doğum günüm ve ondan önceki 3-4 gün öncesini seçiyor! bir kaç örnek vermek gerekirse;
*yıl 2007 tarih 16 temmuz, bir grup arkadaşımla beraber adını vermek istemediğim bir su parkına gittik ki bunu aylar öncesinden planlamıştım! Bir iki kaydıktan sonra arkadaşım Ali CAn'ın gazıyla kamikaze adında normal bir insanı sakatlayıp beni öldürebilecek bir su kayağına çıktım, "aman ne olacak yeaaa" ifadesini yüzüme yerleştirmiş biraz sonra başıma geleceklerden habersiz bekliyordum 30 m. yukarda. eğim neredeyse 90 derece ve insanların çok hızlanıp boru bitişinde dışarıya fırlamalarını ve yakındaki barın çatısına tünemelerini önlemek üzere son 2 metresini düz bir şekilde yapmışlar bu kamikaze adlı mereti. Ayrıca şu da önemli bir ayrıntı ki, ayakalar çarpraz kollar kafanın üstünde kenetlenmiş bir şekilde kaymam gerekiyor(du). Neyse kaydım güzel güzel ve son 2 m.nin düz olduğunu algılayamayıp ellerimi ve ayaklarımı çözdüm. Çözmemle yana doğru savrulup baş göz gibi bilimum organlarımı boruya çarpmam bir oldu! çıktım havuzdan ama bir gariplik olduğunu sezinledim, Ali Can'a ne oldu bana diye sorduğumda aldığım cevap dehşetengizdi, "Oya sakın hiç bir aynaya bakma sana buz bulmaya gidiyoruz" ne oldu yea dememe kalmadan koca bir buz kitlesini alnım/gözüme yapıştırmışlardı, tabi 20'lik dişini aldırmaktan dolayı tecrübe kazanmış olan ben, sürekli buzu tutmanın oradaki hücreleri öldüreceğini biliyordum ama gel gör ki şişlikte artmaya devam ediyordu ben buzu çektikçe. Neyse bir 10 dakika içinde tüm arkadaşlarım başıma toplanmış ben ise onları "gidin eğlenin"ler eşliğinde kovmaya çalışıyordum. Tabi sıkıldım ben öyle durmaktan, dolaşıp duruyordum ki raftingçi amca "noldu sana?" diye sormak gafletinde bulundu, bende gayet ciddi bir ses tonuyla (aslında bunun işe yarayacağından da şüphe ederek) "size dava açacağım bakın doğum günümde ne hale geldim?!!hede hödö" diye saydırdım adam çeneme dayanamayıp bedava rafting yapmama izin verdi, tabi bende arkamdaki oturağa o zaman daha tıp 1. sınıfta okuyan Ezgişimi oturttum "Oya daha be bişi bilmiyorum 1. sınıf yeni bitti valla bak" demesine aldırmadan =] neyse sapasağlam yaptık raftingimizi yapay dalgalar eşliğinde debelene debelene. Ama gözüm daha da şişmiş ve morarmıştı.
Gene adını vermek istemediğim bizim otelin anlaşması olduğu hastaneye gittim, ve göz dr.nun sadece 12.30-13.30 arası klinikte görev yaptığını öğrendim, korkunç gözümü göstermem de bir işe yaramadı bende kendi göz doktoruma gittim. Tabi önce küçük bir şok geçirdi kadın ve Oya çarptığında gözün açıkmış şoktan göz bebeğin sabitlenmiş ışığı algılamıyor ama geçer geçer morluklarda 3 hafta içinde tamamen gitmiş olur dedi!saolsun! ben de bari pansuman yapın da akşam Side'ye gideceğiz arkadaşlarla turistleri korkutmayayım dedim ama kabul etmedi pansuman yaparsam daha çok şişer hava alması gerekiyor dedi =(
tabi annem babamın daha hiç bir şeyden haberi yoktu, eve gidince onlarda kısa süreli bir şok atlattı, babam birinin bana yumruk attığı konusunda baya iddialıydı ama sonunda ikna edebildim =)
*yıl 2005, doğum günümden 4 gün önce motor kazası geçirdim ve tabi doğumgünümde de denize/havuza giremedim ama akşam Side'de eğlenmeye gittik şıpıdık terliklerimle (ayağımda yara içindeydi) club görevlilerinin garip/onaylamaz bakışlarına maruz kalsam da (bugün doğum günüm arkamdaki 20 kişi de benim için geldi demem yetti sanırım =P ) bkz yandaki resimde sol bacağım >
*yıl 2004 doğum gününden önceki gece Sertap Erener konserine gitmiştik ve Hatice'de bizde kaldı onu görüp kıskanan psikopat kedim bana saldırdı ve resmen tırmalamanın ötesinde delik deşik etti kolumu baya acılıydı.
*yıl 2003 doğum günü pastamı hemen yemenin heyecanıyla üstündeki maytapları hemen aldım ve tahmin edilebileceği üzere ellerim su topladı. Doğum günümün geri kalanını elim buz dolu bir fincan içinde geçirdim.
*yıl 200x tam tarihi hatırlamıyorum regl olmuştum ve üstünde güzel bir elbise vardı doğum günüm için aldığım. beni havuza attılar o halde pasta kestikten sonra ve elbisem klor ve asitten dolayı delik deşik ve beyaz lekeli oldu bir daha da giyemedim =(
ve burkulan ayak/kolları saymak istemiyorum önemsiz kaldığını sizde takdir edersiniz =]
Bu sene de temmuz ortasında şakır şakır yapmur yağmasıyla başladı ama şimdilik başka bişi yok =]