28 Ocak 2017 Cumartesi

Bahreyn - Manama Gezim

Sosyal medya ile çoğu insandan farklı bir bağlantım olduğunu hissediyorum. 

Bu mecralar anıların depolanması için kağıt & kalemle sağlanılmaya çalışılan çabanın gereksiz ve boş bir uğraş olduğunu hatırlatıyor bana. Swarm'da yaptığım yer bildirimlerini birilerinin beğenmesinden çok kendime bir log oluşturmak için yapıyorum örneğin. Burası da (her ne kadar ihmal etsem de) aynı amaca hizmet ediyor. 

Hatta yaklaşık birkaç hafta önce minimalizm ile başlayan flörtümün bir sonucu da sanıyorum bu. Tüm fazlalıklardan kurtulmak ve nefes almaya yer açmak. Buna tüketimi azaltmak ve üretimi & yaşam kalitesini artırmak da dahil. (minimalizm mucizesi ile ilgili ayrı bir yazı yazmayı düşündüğümden şu anda konuyu kapatıyorum)

Bu girizgahtan / günah çıkarmadan sonra asıl amacım olan Bahreyn gezimi anlatmaya geçebilirim. 

Hayatımın uzun bir bölümünde yazları sevgilim olduğundan plan yapmak kolay oluyordu. Beraber ya bir tura karar veriliyor ya da Türkiye'deki tatil beldelerine gidiyorduk. Bu yaz ise böyle bir durum vuku bulmadığı için kendi başıma plan yapmaya mecbur olunca, Gökova (Kitesurfing) - Bahreyn - Altınoluk - Bosna Hersek gibi birbirinden alakasız yerlerin toplamından oluşan bir yaz tatilim oldu. 

Bu tatilimin de Bahreyn ayağını yazmak istedim. 

Herhalde bir Ortadoğu ülkesine en gidilmeyecek zamanı seçtim ve ağustosun ilk haftası 3 günlüğüne Bahreyn'e gitmeye karar verdim.Sıcaklığın 45 - 50 derecelerde seyrettiği bu sevimli ada ülkesine. 2002 yılında annemle çıktığımız Mısır gezisinden sonra hiçbir Ortadoğu ülkesine gitmemiştim. Kıyafet vs ile ilgili çekincelerim vardı, bunu da orada ziyarete gittiğim arkadaşıma belirttim. Arkadaşım, içkinin bile serbest olduğu bu sevimli ada ülkesinde kıyafet ile ilgili bir sorunum olmayacağını belirtti, bende rahat rahat şortlarımı ve eteklerimi (diz altı:) ) kaptım. 
Bahreyn'e gecenin 3'ü gibi inmemize rağmen nem havada elle tutulur cinsteydi. Resmen ineceğimiz pisti göremiyordum (yazar burada sizi pilotlara 1 dakikalık saygı duruşuna davet ediyor). Bana bir ömür gibi gelen bir vakit sonra indik. Körükle binaya bağlandığımızdan havadaki nemin yüzdesine ve hava sıcaklığını hissedemiyordum. Havalimanında da klimayı sonuna kadar kökledikleri için hala karşılaşacağım şey konusunda hala bir fikrim yoktu. 

...ve o an geldi 

..dışarıya ilk adımımı attım

...bir anda hiçbir şey göremedim 

ve hissedemedim.

Çünkü gözlüğüm nemden buğulanmıştı ve vücudumun her yerine 100 Watt gücünde birkaç fön tutuyorlarmış gibi nefesim kesildi. Gözlüğümdeki buğu azaldığında zaten arabaya varmıştık. Arkadaşım da buranın alışkanlığıyla birden klimayı kökledi. Bu sıcaklık farkı şokunun 3 gün boyunca süreceğini o an anladım. 

Eve gittiğimizde o yorgunlukla klimanın altında sızdım. 
Diğer gün Souq adında alışveriş merkezinden bozma (sanıyorum önce alışveriş merkezleri varmış, çevresine Bahreyn adında bir ülke kurmuşlar) yere gittik ve sağda pek iştahsız baktığım 'tipik' Bahreyn kahvaltısını yaptık. Kaplarda: menemen, körili nohut, ezilmiş meksika fasulyesi ve baharatlı patates, yanında ise tüm eski İngiliz sömürgelerinde tipik olarak görülen sütlü çay var idi. Bu akışkan yiyecekleri fotoğrafın sağ tarafında görülen pidelere sarıp afiyetle yiyorsunuz. Sabah mahmurluğuyla tipik Arap kıyafetli adamlara ve yanlarında minimum 2 adet olan eşlerine bakakalıyordum. Etrafı biraz gezmeye çalıştıktan sonra kendimizi arabaya attık ve bu ülkede görülebilecek tek yer olan Bahreyn Milli Müzesi'ne doğru yola koyulduk. Sanat namına pek bir eser olmayan bu müzede Bahreyn'in kültürel ögeleri (günlük yaşam, doğum, cenaze törenleri ve düğün) ve kuruluşuna ait bilgilerin bulunduğu posterleri gördük. Ada devleti olması kültürel olarak diğer Arap ülkelerinden daha rahat ve özgür olmasını sağlamış. Tabii günümüzde Suudi Arabistan ile 25 km uzunluğunda King Fahd köprüsüyle denizin üstünden bağlılar. Hatta bu bağlantı onların bağımsızlığını etkilemekte. Çünkü petrolü Suudilerden ücretsiz olarak alabilmektedir. Suudiler de bunu Bahreyn içişlerine karışmak için bir koz olarak kullanmaktalar. Cuma - cumartesi günleri ülke Suudilerin işgaline uğruyor (içki ve genelevler için).


 Ziyarete gittiğim arkadaşlarım yeni bir eve taşındıkları için soluğu (tam manasıyla) bir avm'de alıyoruz. Tipik bir alışveriş merkezi, aynı markalar, aynı sesler, kapitalizmin sıcak (!) yüzü beni burada da karşılıyor. 

Arkadaşlarımın taşındığı evi görüyorum sonra, 15.kat deniz ve şehir manzaralı 1+1, kirası 5500 TL. (Bahreyn parası bizimkinden 10 KAT DAHA DEĞERLİ) Bu fiyata 3 odalı bir villa da bulabiliyorsunuz, tabii Manama'nın dışında. 











Bu arada adanın en kuzeyinden en güneyine yarım saatte varılabiliyor. Ülkenin en meşhur yeri olan Hayat Ağacı'na (çölün ortasında tek bir ağaç) vardığımızda neredeyse ülkenin en güneyine gitmiş oluyoruz. Gerçekten çölün ortasında dallarını gökyüzüne uzatmış tek bir ağaç gördük. Mucize gibi! Yol üstünde de petrol kuyuları ve sondajları görüyorum. Hep resimlerden tanıdığım ve çalışma prensiplerini teorik olarak bildiğim bu makineleri ilk kez görmüş oluyorum. EnerjiCİ olarak benim için bir nevi milli olma anı olarak hafızamda yer ediyor.



Bana bir yerleri göstermek için yanıp tutuşan arkadaşlarım Barbar Tapınağına gidelim diyorlar. Ve tapınağın halini aşağıda görebilirsiniz :) Kısaca bomboş bir arazi ve tabela :



Yemek kültürü pek yok ama zengin bir ülke oldukları için her şeyi dışarıdan alıp bir füzyon mutfağı oluşturmuşlar. Mesela şu fotoğrafta yediğim bol baharatlı ve pirinçli muz yaprağına sarılı beyaz balık. Adanın etrafında bolca bulunan leziz bir balık çeşidiymiş. Onun dışında Japon restoranına gittik, bir Hintli - Irlandalı, bir Bahreyn-Kanadalı ve ben Türk-Alman olarak. (#longliveglobalism) 







 Gezip görülecek yerler arasında bizim camilerin boyutuyla yarışabilecek Al Fateh Camiisi vardı. İstanbul'da yaşayan biri olarak bana fazlasıyla sade geldi tabii. İçeride bir teyzeden Müslümanlık ve İslam vaazı da bonusumuz oldu. 

BeşiktAŞK ULAN!

Ülkenin en büyük karşılıklığı Şiiler ve Sünniler arasında. Resmen ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar ve Manama'nın belirli bir yerinde etrafı duvar ve dikenli tellerle çevrili bir yerde denetimli olarak yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Çeşitli protesto gösterileri oluyor fakat büyük yankı uyandırmıyor. Basın zaten sansürlü. Çalışan orta ve orta-üst kesim zaten vergi ödemeği ve büyük meblalarda maaş aldığından üç maymunu oynamaya devam ediyor. 

Bana ilginç gelen bir başka bilgi de ülkenin güney doğusuna herkesin geçememesi. Tıpkı Dubai'deki gibi denizi havadan bakılınca balık ve hilallere benzer şekillerde doldurmuşlar ve eğer burada bir mülkünüz yoksa geçiş yapamıyorsunuz. 

Her şeye rağmen benim için farklı bir gezi oldu. Sevdiğim kişileri ziyaret ettiğim için de benim için mekandan bağımsız olarak güzel bir deneyim oldu. Tekrar gider miyim, sanmıyorum :D



16 Mart 2016 Çarşamba

Ne yapmalı?

Hepimizin başı sağ olsun öncelikle..
Toplu ölümleri kanıksama evresine girdiğimiz şu dönemde, 9 aydır ayda bir patlatılan bombalara bir yenisi daha eklendi. İki gündür beynim uyuştu, midem bulandı ve çaresiz tavrıma kızdım. Olay, bir parkı kurtarmaktan öte bir şey olduğundan sanıyorum bu umutsuz tavrım. Sokaklarda protesto ederek ne dış politikaya yön veren vasıfsız danışmanlar gönderilebilir, ne sürülen binlerce polis, yüzlerce hakim ve savcı tekrar görevlerine dönebilir. Gerçekten öyle mi? Buna inanmak istemiyorum..
Terör, bir milleti ve merkezi olmadığından en tehlikeli düşman kabul ediliyor yaklaşık 30 senedir. Bu yüzden de istihbaratın, bir yere kadar bu tip korkutmaya, sindirmeye yol açan ve umutsuzluğa sürükleyen terör eylemlerini önleyebileceğine inanıyorum. Gün içinde sosyal medyayı aktif kullanan insanlar olarak sadece bu mecralarda bile neler paylaştığımızı düşünürsek değerlendirilmesi gereken bilginin büyüklüğü gözler önüne seriliyor. İstihbaratta kullanılan teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun..
Yine de umutsuzluğa kapılmayı reddediyor, kimilerinizin önerdiği üzere ikinci vatanım Almanya'ya gitmeyi istemiyor ve çözümün bir parçası olmayı seçiyorum.
Lütfen siz de böyle yapınız.

http://www.diken.com.tr/ne-oluyor-ne-yapmali/

31 Ocak 2016 Pazar

Boş olmanın dayanılmaz ağırlığı!

Bu ayın son haftasında geçirdiğim ateş-öksürük-burun akıntısı kombosu sonucunda bir hafta boyunca evde yatınca düşünmeye bol bol vaktim oldu sanıyorum. 

Yılbaşında 22 saat rötarla Hollanda'ya ulaşmam neticesinde bu yılın anahtar kelimesini sabır olarak seçtim. Bu seçimimle birlikte vereceğim radikal kararlara da hazırlıklı olmalıydım. Aslında her sene yaptığım ''Kararlar Listem''i bu yılbaşında yapmadım. Neden? Çünkü aslında önemli kararları geçen seneden verip üstüne uygulamaya da başlamıştım. Hayatımdaki en büyük olumsuzluk faktörünü hayatımdan çıkarmam ile birlikte oluşan boşluk devasaydı. Zamanımın büyük çoğunluğunun bir kara delik tarafından yutulduğunu ve ışığımın/kendine güvenimin gün geçtikçe solduğunu geç de olsa algılamam zaten radikal bir karar vermem için yeterli bir motivasyondu. Önce hayatıma internet alışverişini soktum. Sokmaz olaydım! Sanki parayla satın almıyormuşumcasına başladığım bu macera mağazalardan gelen indirim mail ve mesajlarını iptal etmemle biraz olsun nihayete erdi. Sonra tiftik keçisine benzemeye başlayan saçlarımı kestirip başka bir klişeyi gerçekleştirdim. Başka bir yerde spora yazıldım ve tangoya başladım. Bunların hepsini tarihler 1 ocak 2016'yı göstermeden önce uygulamaya soktum ve böylece yeni yıl 'resolutions' olayına gerek kalmadı. Fakat gün geçtikçe iş ile birlikte zamanımın çoğunu alan bu aktiviteler başka bir sıkıntıyı ortaya çıkardı. Tüm bu aktiviteler ve arkadaşlarla buluşmalar içimdeki bir huzursuzluğu tetiklemeye başladı. Sadece kendim için yaşayıp çevreye, insanlığa, hayvanlara hiçbir katkım yok. Boş beleş yaşıyor ve oksijen tüketiyorum. Sivil toplum ve gönüllülükle ilgili daha önce çalıştığım için bildiğim bir sorunu da düşünmeye başladım bu süreçte : sayıları fazla ve birbirlerine destek yerine köstek oluyorlar bağışlarını kaptırmamak adına. Bu yüzden benim de stratejik davranıp iyi seçim yapıp zamanımı ve enerjimi efektif bir şekilde kullanmam gerek. AKUT ve Otizm Derneği şimdilik adaylarım oldu. Hem kendimi geliştirip hem de yeni insanlar tanıyabileceğime inanıyorum. Aynı insanlarla aynı muhabbetleri yapmaktan sıkıldığımı farkettim. İşe yaramaz ve BOŞ hissediyorum. Hazır durumum, zamanım ve enerjim varken daha yararlı olmalıyım. Benim kadar şanslı olmayanlara yardım etmeliyim. 

İşte 2016 ve sonrası için hayatımda yapacağım değişmez değişiklik.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom



Ne saçmalıyor bu kız, başlık anlaşılmaz, sola koyduğu fotoğraf da film afişine benziyor ama tam çıkaramadım dediğinizi duyar gibiyim. Evet soldaki Kim Ki-Duk'un ''İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar'' filmi. Film değil meditasyon için yaratılmış bir görsel şölen mübarek. Dağların arasında oluşmuş bir göl ortasındaki tapınakta geçen bu filmi iki şekilde izleyebilirsiniz: sadece görüntüleri özümseyip mevsim geçişleri arasında kendinizi kaybetmek suretiyle ya da biraz kafa patlatıp sembolleri okumaya çalışarak. Ben ikincisini yapmaya çalıştım elimden geldiğince. Dikkat : bundan sonrası spoiler içerir, naçizane önerim izleyip okumanızdır.

İsminden anlaşılabileceği üzere filmi 5 parçada değerlendirebiliriz. Hatta bu 5 parçanın 4 parçasını hayatlarımızın dönemleri ve bu dönemlerde edindiğimiz tecrübelerle de birebir bağlantılandırabiliriz. Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve yaşlılık. 5. devre yine çocukluk olup, sürekli bir devinimi ifade ettiği için yorumumu bu şekilde yaptım. Her yeni bölüm başlangıcında gölün bir kenarındaki ahşap kapılar açılıyor ve yönetmen bizi yeni mevsime adeta davet ediyor. Diyaloglara pek yer verilmemesi ise düşünmeniz için sizi teşvik ediyor. 

Tek tek mevsimleri/dönemleri değerlendirecek olursam:



İlkbahar : 

Bu bölümün en etkileyici sahnesi sağda görünen bence. Küçük bir öğrencinin keşişin yanındaki eğitimine şahit oluyoruz. Çocukken hepimizin yaptığı sadistlikleri ve acımasızlıkları bu karakter de çeşitli hayvanlara ip bağlamak suretiyle gerçekleştiriyor. Bunu gözlemleyen keşiş ise çareyi yandaki gibi çocuğa kocaman bir taş bağlamakta buluyor. Bu verdiğin zararın bedelini her zaman kalbinde ağır bir taş olarak taşıyacaksın diyor. Geniş anlamda değerlendirecek olursam küçük yaşlarımızda -hatta anne karnından başlayarak - gözlemlediğimiz ve yaşadığımız her şey bizde farkettirmeden derin yaralar bırakıyor. Freud bunu oral, anal dönem gibi ayırıp bizim sorunlu geçen ve etkisinden kurtulamadığımız dönemimizin geleceğe yeme bozukluklarından tutun da cinsel yaşamdaki aşırılıklara kadar bağlıyor. Kendisine bazı bakımlardan hak veriyorum. Ama büyüme evresini daha basite indirdiğimizde bu dönemde bizi şekillendiren en önemli bireyler anne ve babalarımız (ya da o roldeki diğer kişiler). Belki ergenliğimiz geçene kadar kabullenemesek de olgunluk dönemimizde o kişilere ve açtıkları yaraların travmalarıyla şekillenen bireyler oluyoruz ve hatta anne/babamıza benzeyen kişilerle evleniyoruz. Tıpkı ilkbaharda doğanın uyanması gelişmesi ve serpilmesi gibi bizlerde ailelerimizin attığı tohumların ve bakımlarının meyveleri oluyoruz.Aslında doğayla iç içe olup gözlemleyerek ne kadar fazla şey öğrenebileceğimizi farkediyorum bende filmin bu bölümünde.

Yaz :
Geldik favori mevsimime. İlkbaharda izlediğimiz çocuk serpilmiş, 16-17 yaşlarında bir genç olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu yaşlarda ne oluyoruz? Huysuz, mutsuz, tatmin olmayan, isyankar ve aşık ergenovskiler. Aynen genç keşişin olduğu gibi. Hormonların kulaklarından fışkırmasına istinaden belki de gördüğü ilk, tapınağa sağlık bulmak için gelen dişiye aşık oluyor. Aşık olmakla da kalmıyor, kurlar yaparak kendine çekiyor ve cinsel münasebetlerde bulunuyorlar. Tabi bir keşiş olarak bu kendisine yasak. Bunu keşfeden master keşiş de kızı, ''hadi sen iyileştin artık dön evine'' diyip kovuyor. Kanımca bu bölümde gençlik ve umursamazlık teması işlendiğinden derin anlam çıkarılacak pek sembol yok. Varsa da ben anlamadım (n_n) 

Sonbahar :

Gelelim keşişin 30'lu yaşlarına. Aşık olup peşinden gittiği kadın kendisini aldatmış ve intikamı cinayette bulup tapınağa geri gelmiştir. İçindeki öfkeyle sürekli bağırıp çağırmaktadır. Bizlerde biraz fevri oluyoruz bence o yaşlarda. Artık ne istediğimizi bildiğimizden o hedeflere ulaşmak için karşılaştığımız engellerle savaşmaya daha çok önem veriyoruz. Kırılıyor, üzülüyor ve daha ciddi hatalar yapmaya başlıyoruz. Haksızlıklar ve hırslar karşısında boyun eğmemizin beklendiği ama aksine sabırla karşı gelmemiz gereken bir dönem bu. Master keşiş de buna vurgu yapmak isteyerek solda görmüş olduğunuz kanjileri yere boyayla çiziyor ve 30'lu yaşlardaki keşişin de bu kanjileri tek tek kazımasını istiyor. Kazırken de yaptığı hataları düşünüp ders çıkarmasını. Sabaha kadar elleri kanayarak tabana çizilmiş onlarca kanjiyi kazır ve onu götürmeye gelmiş iki polisle beraber cezasını çekmek için bir kez daha tapınağı terk eder. 



Kış :

Yıllar yılları kovalamış master keşiş yakarak kendini öldürmüş, keşiş ise yuvaya dönmeye karar vermiştir. Tapınak donmuş gölün ortasında kalmıştır. Cezasını çekmiş ve dinginliğe ulaşmış keşiş kendini meditasyona ve dövüş sanatına adamaktadır. Artık dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiştir. Burada sembolizme çok kasmamıştır yönetmen, kör gözüme parmak stayla kullanılmıştır. Tıpkı karın rengi gibi, beyaz saflığa ulaşmaya çalışmaktadır. Yine de çocukluğundan itibaren taşıdığı büyük taştan kurtulamamış, hatta yıllar içinde biriken hatalarla o taş bir kayaya dönüşmüştür. İlkbahar bölümünde izlediğimiz şekilde, bir kayayı iple kendine bağlamak suretiyle çekmeye çalıştığı bir sahneyi de tekrar görüyoruz. Bu arada tapınağa gelen bir kadın bebeğini bırakıp kaçmaya çalışırken buzlu suya gömülüp hakkın rahmetine kavuşunca döngü tamamlanıyor. Keşişin de yetiştirebileceği küçük bir keşiş ayağına gelmiş oluyor. Beyaza yani saflığa ulaşma çabası gerçekten de yaşlılığımızdaki birincil hedef değil mi? Dinle, meditasyonla, bağış yaparak ya da diğer yollarla çocuk saflığımızı geri kazanmaya çalışıyoruz. Aynen bu bölümde vurgulandığı gibi..

..ve İlkbahar :

Ve çember kapanıyor, başlangıçta gördüğümüz sahnenin benzerini tekrar görüyoruz. Bebek büyüyor ve keşişlik eğitimi görüyor. Fakat hayvanlara yine zulmeden bir sadist var karşımızda. Demekki neymiş, insan olarak bazı davranışları genlerimizde taşıyoruz ve hepimiz aynı yollardan geçmeden anlayamıyor, öğrenemiyoruz. 




16 Eylül 2015 Çarşamba

14.09.2015

düşünmek fayda etmez 
üzülsem de fark etmez 
gidenler geri dönmez,herkes gider zaten 
kalırım kendimle 

ağlasam,acım dinmez 
gülsem içim sevinmez 
yaşanmadan bilinmez,geçmek gerek bazen 
dikenli menzilden

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Niemand war schon immer da (*)

(*) Hiç kimse her zaman burada değildi.

Yukarıdaki kadar anlamlı ve kapsayıcı cümle azdır bence. Hiç kimse ama hiç kimse insanlık tarihinin başından beri şuanda bulunduğu yerde değildi ve gelecekte de olmayacak.
Bu video (https://www.youtube.com/watch?v=4pKMV6e5kEo) her ne kadar günümüz İsrail toprakları için hazırlanmış olsa da, bence pek çok vatan (!) parçasına uygulanabilir. Kendimi yazarak ifade edip düşüncelerimi bir akışa sokabiliyorum. Bu yüzden de bu yazıyı yazmak istedim.

Türkiye'de terör olayları tekrar hortladığında alevlenen tartışmaları yine yaşanmakta. Hükümette bulunan politikacılar, PKK liderleri ve uzantılarının isimleri değişse de senaryo hep aynı. Çözüm süreci lakırdısı son dönemdeki uzlaşma çalışmalarına yeni bir boyut getirmiş olsa da, buzdolabına kaldırılması durdurulamadı. 

Tabii çevremdeki tartışmalardan bende çok konuşmaya katılmasam da payıma düşeni alıyor ve derin düşüncelere gark ediyorum. Örneğim yanımda iki gündür dönen bir tartışma, bir kişinin diğerini 'bak pkk için gerilla kelimesini kullandın, doğru değil kullanma' demesine cevaben, ''ben tam olarak özgürlük savaşçısı olmadıklarına inanmıyorum'' gibi bir cümle sarfetmesiyle alevlendi. Onlar sadece Kürt hakları için savaşan bir grup insan değil, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan, köyleri basan uluslararası bir suç örgütü aslında diyerek cevap verdi karşıdaki. Diğeri de her zamanki genel argümanı ortaya koydu, ''ben pkk'yı terör örgütü olarak algılamakla beraber Kürt hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını savunuyorum.'' Cevap yine başka bir klişe olan 'tüm Kürtler terörist değil tabiki bunu söyleyemem, benim Kürt arkadaşlarım, tanıdıklarım var'...oldu.  Doğu'da yaşamamış orayı deneyimlememiş batıdaki insanların yorum yapmaya bile hakkının olmaması ortaya atılan başka bir savdı. Bilmiyorum buna alınan olur mu ama bence bu kısır tartışmalar aşağıda kaynamakta olan derin bir bataklık üzerine konan bir toz tanesini konuşmak gibi. Sorun o kadar derinde ve kemikleşmiş ki zamanında Kürtler fırsatını bulup bir devlet kurmuş olsalardı belki de şimdi bir Türk sorunundan bahsedilecekti. Nerede ne zaman ve nasıl bir aileye doğacağınız tamamen tesadüfken -en azından ben öyle inanıyorum- kendini bu kadar milliyet etiketiyle ifade etmek bana en kibar tabiriyle sığ geliyor. Seni sen yapan amaçların ve hayallerin, sana senin dışında doğuştan yapıştırılmaya çalışılan etiketler değil. 

Hatta bu etiketler bana daha ilkokulda saçma gelmişti. Yine millet üzerinden bir örnek vermem gerekirse, ilkokul 1'de fişlerden okumayı sökmeye çalıştığımızda ilk öğretilen kalıplardan biri 'Ben Türk'üm' olmuştu, yıllar sonra ziyarete gittiğim öğretmenimin yıllarca unutamadığı cümleyi söylemişim: 'öğretmenim ben Türk değilim, bu cümleyi okumasam / yazmasam olur mu?' O an küçük çapta bir south park sessizliği yaratmışım sınıfta. Öğretmenim de pek anlam verememiş bu tepkime ve benim kim olduğumu araştırıp yarı Alman olduğumu öğrenmiş. Girebileceğim iki kalıbı da reddetmiş ve milletsiz olmayı kendime yakıştırmışım taa 7 yaşımdayken. İnsan 7'sinde ne ise 27'sinde de o oluyormuş azizim. (doğum günümden beri ilk kez 27 yaşında olduğumu ifade ettim, vay anasını YİR-Mİ YE-Dİ YA-ŞIM-DA-YIM) Fikrim, zikrim, kalbim hepsi aynı şeyi ifade ediyor ve o kalıba girmeyi reddediyor.

Hep duyduğum başka bir klişe ise kişinin kendi milletinin farkına yabancı bir ülkeye gittiğinde daha çok farkına varması. Benim bir yıllık İngiltere maceramda tabii adımdan sonra sorulan ilk şey milletim oluyordu. Bende Türkiye'de yaşadığımı ama iki millete mensup olduğumu ifade ediyordum. Bundan ilham alan bazı arkadaşlarım bana Gerkish (German + Turkish) demeye bile başlamışlardı. Kimisi bir tarafın Ermeni soykırımı yaparken diğer tarafında Yahudileri katletmiş hihohihi diye espriler patlamayı da ihmal etmedi. Sonuç itibariyle yaptığım Türk yemeklerini tattılar, büyüdüğüm ülkenin tarihini ve şartlarını dilim döndüğünce ifade etmeye çalıştım. Ama bunları bir gururdan çok bilgi paylaşımı olarak gördüğümü de düşünüyorum. 

Peki bu konuları tartışmayıp ne yapacağız, bırakalım da sadece silahlar mı konuşsun? Bunu savunamam hiç bir şekilde, ama kısır tartışmalarla da bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. Global dünyamızda bu tartışmaların da globalleşip sorunun köküne inip bir şeyleri gerçekten işe yarar somut çözümlere yol açmasını diliyorum. 

Sevgiyle kalın..


27 Haziran 2015 Cumartesi

Sosyal Medya'da Ölmek Güzel (!)

Hatırlar mısınız bilmem, Mehmet Pişkin'in intihar videosu dolaşıyordu bir süre.

''Hayatımın geri kalanına devam etmek üzere herhangi bir istek duymuyorum.'' diyen ve bu videonun üstüne intihar eden şahıs kendisi. Bu da sözü geçen videosu : http://www.izlesene.com/video/mehmet-piskinin-intihar-videosu/7825852

Beynin intihar kararını nasıl aldığına dair pek çok şey yazıldı çizildi araştırıldı. Vücudun her bir hücresi seni hayatta tutmak için çaba harcarken, sen nasıl özgür iradenle (intihar kararının böyle verildiğini varsayacağım bu yazıda) nefes almanı, kalbinin atmasını durdurabiliyorsun? Hatta bunu daha da ileri götürüp sadece ailene / arkadaşlarına CD yoluyla verebileceğin mesajları herkese açık bir platformda paylaşırsın? Zaten o videoyu yüklemesen bir istatistik olarak kalıp kimsenin hafızasına ismini (en azından bir hafta kadar) kazımayacaktın, adına ekşi başlığı açılmayacaktı, haberlere çıkmayacaktın. Evet sevgili Mehmet neydi amacın? Ünlenmek miydi, sen öldükten sonra hakkında film ve kitap yazılması mı? Çok sanmıyorum, böyle bir amacı olsa sanıyorum ki bir süre ortadan kaybolur sonra olay soğumadan ortaya çıkardın. 

Belki de bir tartışma yaratmak istedin? Bana bu blog yazısını yazdırarak bile bunu başardın bence. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. 'Ey fütursuzca, hayalsizce hayatını idame etmeye çalışan Türk genci silkin ve kendine gel' vermeye çalıştığın mesaj olabilir mi? Eğer öyleyse gerçekten takdirimi kazanmış olabilirsin. Çünkü çevremde gerçekten böyle çok insan var. Okuduğum haberlerden ve değerlendirmelerden bunun aslında dünya çapında bir salgın olduğunu da farkediyorum. Burger King'te hamburger köftesi kızartmak için üniversiteye gidenler ordusu diye bir gerçek var. Genel bir bıkmışlık hali, sürekli çeşitli sosyal medya kanallarından başka insanların hayatına özenen / başkalarını kendine özendirmeye çalışan 1000'lerce insan. Ne kadar eğlendiğimi göstermeliyim, gel buraya insanlara ne kadar mutlu olduğumuzu gösterelim, en güzel tatili ben yapıyorum hey yavrum hey... Aslında ne kadar mutluyuz? O 5 saniyelik fotoğraf çekimi sonrasında da gülmeye, eğlenmeye devam ediyor muyuz yoksa elimizde telefonla kimlerin fotoğrafımızı yorumlayıp beğendiğini mi takip ediyoruz? Bunlardan mı bıktın hayatını sonlandırırken? Çünkü videonda verdiğin mesaj, iyi bir işin, güzel sevgililerin olduğu ve (her ne kadar anne-babandan bahsetmesen de) aileni sevdiğin ama yine de hayatının devamını yaşamaya dair bir motiven olmamasıydı. Ekşi entry'lerden anlaşılan senin gibi hisseden pek çok kişinin olduğuydu. 

Yukarıdaki cümle çok manidar aslında değil mi?

Öyle gerçekten de. Koca bir mutsuzluk ordusu olarak günü kurtarma derdindeyiz. Bu beni etkiliyor mu? Tabii etkiliyor. Her ne kadar hayatımdan memnun olsam da, bende bu halimi sorgulamaya başlıyorum. Aslında mutsuz muyum? Hayattaki amaçlarımdan ne kadar uzağım? Ne istiyorum? Hep bu rutinlikte mi yaşayacağım? Bende aslında tam olarak özel sektörde çalışıyor olmasam da kapitalizmin dişlilerinden biri miyim? Kendimi yeterince geliştiriyor muyum? Çevreme ne kadar yararım / zararım var? Sonra yine hayatın koşturmasına dönerek 30'lu yaşlarıma tüm hızımla yaklaşmaktayım. 



''bana nefes alan bir şeyi sevme hakkı vermediler, ben de "incir reçeli"ni sevdim. incir reçeli sendin...''

Yukarıdaki cümle de mezun olduğum üniversitede kendini yurt odasında asmak suretiyle intihar eden Firuze'ye ait. Burada paylaştığım masum fotoğrafının aksine, intihar ettiği gece facebook'ta değiştirdiği profil fotoğrafı akıllara zarardı. Yurt odasının tuvaletinin aynasından çekilen bu fotoğrafta ürkütücü gülümsemeye papatyalardan yapılmış bir taç ve 'final sahnem' sözcükleri eşlik ediyordu. O tacı takarak, beyaz elbisesini giyerek kendi ölüm sahnesini kurgulayıp bizlerle paylaşmıştı Firuze. Daha sonra kendisinin intihara daha önce de kalkıştığını öğrendim. Kısacası kendisi Mehmet Pişkin'den psikolojik rahatsızlık yönünden ayrılıyordu. Belki de ayrılmıyordu bilmiyorum. Ortak noktaları ikisinin de son anlarını sosyal medyada paylaşma istekleriydi. Farklı şeyler amaçlıyorlardı belki. 

Bugünlük bu kadar.

Mehmet'in dediği gibi Ella Fitzgerald dinlemek için yaşamalı insan..

https://www.youtube.com/watch?v=GGNLLJz4Ajw