3 Eylül 2013 Salı


Yazmadan önce geçen sene eylül ayında ne yazmışım diye bir baktım. Son 3 senedir blog oluşturmuş olmanın verdiği bir avantaj kendisi. Neyse, baktım okudum tezimden dert yanmışım, tekrar türkiye ve sabancı'ya dönmenin getirdiği endişeleri dile getirmişim. Değişim kelimesini ironik şekilde kullanarak hemde. Sonra hüzünlenmişlim biraz, çocukluğumda eylül ayının bana ifade ettiği şeylerden bahsetmişim hala öğrenci olmanın verdiği psikoloji ile.

Artık değişmiş gibi bazı şeyler. Okulun açılıyor olması benı artık heyecanlandırmıyor, farklı önceliklerim ve isteklerim var. Artık önümde seçeceğim derslerden ziyade seçeceğim bir kariyer duruyor. Ve bu beni korkutuyor sanırım. Hala 4 aylık bir duraklama dönemim olacaksa da istediğim adımları atabilmek uğruna zamanımı harcayacağım şeyleri planlıyorum artık. Örneğin proje yazma eğitimi. Eğer gerçekten istediğim gibi STK'larda çalışacaksam bu çok önemli olacak.


Tabi tüm bunlardan önce Bienal var onumde. Keske iznimiz olsa da bazi eserleri burada paylasabilsem. Bazisi gezi surecinden etkilenilip olusturulmus ve cok anlamli. Umarim gelenlere guzel bir sekilde aktarabilirim.

Gecen hafta kanada'dan misafirim vardi. 1 hafta boyunca Istanbul'da yapilabilecek cogu seyi yaptik sanirim kendisiyle. Hem Kanada'li hem gay olmasinin verdigi asiri kibarlik da cabasiydi. Tanistirdigim herkese kendini cok sevdirdi. Cevremde boyle insanlar olmasini seviyorum. Nereye gotursem 'fantastic, picturesque, amazing, very cool...'lari siraliyordu garibanim hayatinda ilk kez Asya'ya gelmis olmanin verdigi heyecanla :) Umarim ben de bir gun onu ziyaret edebilirim. Valla elimden gelen misafirperverligi yaptim kendisine. simdi kaldigi odaya bakiyorum cok bos geliyor, sanirim gercekten cabuk adapte oluyor bünyem degisikliklere.

Bu arada sinirimizda bizim de cok buyuk ihtimalle dahil olacagimiz bir savas cikmak uzere. Diger yandan Misir'da ordu Mursi yanlilarin katliamina devam etmekte. Ulke ikiye bolunmus durumda. Tabi haber aldigimiz kanallar ne kadar gercegi yansitiyor ya da ne kadar abartiyor belirsiz...

Give peace a chance..

25 Ağustos 2013 Pazar

Antalya, Enerji v. Sanat


Antalya’ya geleli 6 aydan fazla olmus. Sanirim bu benim kisisel rekorum, zira Ingiltere’deyken bile 3 ayda bir gelmistim. Fakat bu sefer daha farkliydi, normalde çok fazla özlerdim 4. Aya kalmaz mutlaka gelirdim. Tabi annem ve babamin mezuniyetime gelmesi ve onlari görmem bir faktördü. Diger önemli faktör ise evim ve yerlesmeye baslayan düzenim…

Bu geldigimde aklimda olan sey götürmek için kenara koydugum esyalar. Babamin unuttugu annemin getiremedigi tüm seyleri ayiriyorum. Özellikle japonlu olanlari : ) Babamin evinin yanindaki otelden gelen animasyon sesleri sagolsun beni cocukluk-genclik yazlarima götürdü. Zira etrafimizdaki onlarca otelin ortasinda kalan ve kendi animasyonunu yapmayan otelimiz 548579 desibel sese maruz kaliyordu (2000lerin ortasinda gelen desibel ve saat sinirina kadar özellikle!) Israrla oteli görmek istedim bugun. Aksam vakti arabayla yanindan geçtik ve gercekten geçmise dair hicbir iz bulamadim. her metrekaresini kullanmislar resmen. Ve 6 katli kocaman bir 5* bir otel dikmisler. Titreyengöl’den eser kalmamis. Gölün kendisi duruyor ama etrafindaki tüm eglence yerlerinin yerinde yeller esmekte… çocuklugumun ve gençligimin geçtigi yerler artik yok ve sanirim bunu kabullenmem gerek artik. Ve aslinda kabullendim, bu kadar zaman gelmemem ve bunun koymamasi da buna isaret. Hala otel ortaminda eksikler dikkatimi çekiyor içinde büyüdügüm ortam olmasi itibariyle.

Aslinda bundan daha buyuk bir derdim var bu aralar. Iki alan arasinda kaldim: enerji – sanat. Enerjiye olan ilgim Warwick’te basladi, Pasifik’teki enerji icin yapilan ada kavgalarini inceliyorduk ve enerjisiz dunyadaki her seyin duracagi bunun da politikanin ve uluslararasi iliskilerin bel kemigi oldugunu anladigim bir aydinlanma yasadim. Sabanci’da da aldigim Enegy Politics dersiyle isin teknik kismini da ogrendim ve cok hosuma gitti. Bu alandaki zorluk kariyer.net gibi yerlerde ‘enerji’ anahtar kelimesiyle arama yapinca genelde sadece ar-ge’de calistirilacak muhendisler araniyor olmasi. Bu biraz gururumu kirsa da hala sansimi STK’larda deneyebilirim diye dusunuyorum. Bakalim. Sanat konusu ise yavas yavas aklima girmeye basladi. Gerci yakinimdakilerle konusuntugumda mart ayindaki secimlerin sonucuna gore hareket etmem gerektiginden bahsediyor. Zira devlet tiyatrolarini kapatmayi goze alan bir hukumetten bahsediyoruz. Her sey daha da kotuye gidebilir adamlar bu sekilde mallik yaptikca. Bir de butcede bir seyler ters gittiginde ilk kesinti yapilan yer sanat alani oluyor. Ama genede IKSV gibi bir kurumda calismak ister miyim? Neden olmasin =) Asistanlik isim de yatacak gibi gorunuyor, bu da daha bir 4 ay kadar gecimimi kendim saglayacagim anlamina geliyor. Umarim yeni yila bir isle girebilirim. Tabiki sevdigim ve icime sinen...



Bu fotoyu da ben çektim Antalya'da :)
 

13 Ağustos 2013 Salı

Nem, iksv, house of cards ve Max



İşte bunlar hep nem azizim, havanın sıcaklığı değil de işte hep bu yere batasıca nem yok mu insanı mahvediyor. Evet bu cümleyi kimbilir 2'nin kaçıncı üssü kez dinlemişizdir yaz aylarında. Karşıdaki insanın da desteklemesiyle sav'ına daha da inanan X kişisi, bu cümleyi her tür ortamda dillendirmekte bir sakınca görmez. Aslında buna benzer dead-end diye tabir edilen onlarca cümle kuruyoruz hayatımız boyunca belki de farkında olmadan, bazen kendimizi çok rahat hissetmediğimiz bir ortamda sessizlik olmaması adına bazen de dediğim gibi hiç farkında olmadan. Belki de bu kısır döngüden kurtulmak için her zaman herkesin söyleyecek bir şeyi olan akademi de kaldım son iki senedir. Fakat sanırım bu da beni sıktı artık ve tam da bu yüzden beni çağıran ilk yere gittim - eğitimimle çok alakalı olmamasına bakmadan.

Evet bahsettiğim yer İKSV. Son iki gündür sabahın 7'sinde kalkıp 1.5 saat yol tepip Şişhane'ye gidiyorum Metro - motor - metro ulaşım araçlarını kullanarak. Dün daha çok tanışma ve sanat'ın bize ifade ettiği şeyleri tartışarak geçti. Ve çok keyif aldım. 24 kişiyiz ve neredeyse hepimizin eğitimi ve eğilimleri çok farklı. Yine de bizi birleştiren güçlü bağ kültür-sanat ve Bienal. Bu sene 13.sü düzenlenecek ve bir ay kadar sürecek. Bizim aldığımız eğitim sonucunda da tur rehberi olacağız. (bu arada bu sene ücretsiz mutlaka gidin derim) Tema ise 'Kentsel Dönüşüm ve Kamulsal Alan Tartışmaları'. her ne kadar Gezi olayları sebebiyle bu temanın seçildiği akla gelse de tabiki kuratörler temayı çok çok çok önceden belirliyor. Tabi bence çıkış noktası OCCUPY hareketleri olmuştur. Hatta geçen Bienal'de Sarıyer Belediye başkanını gezdirmiş bu eğitime katılanlardan biri, bazı sanatçıların Occupy Movement'la ilgili fotoğraflarını görmüş 'amaaan nasılsa bu gibi şeyler bizim memlekette olmaz' demiş. Baya güldük grupçak - güzel bir kapak olmuştur Gezi Direnişi bu yavşak insana.

Neyse tekrar gruptaki insanları anlatmaya döneyim ben. Dediğim gibi 24 kişiyiz ve bunların 22'si kız, biri gay, biri erkek = ) Tiyatro-sinema sanatçısı olan da var benim gibi siyaset bilimi okumuş olan da. Mesela bahsettiğim erkek felsefe mezunu ve dün tek kelimeyle sanatı özetlememiz istendiğin de 'yeni' dedi ve açıklamasını yaptıktan sonra hoca 'kimler aynı fikirde' dediğinde kimse el kaldıramadı =)
Drama çalışması yaptık mesela bugün baya keyifli geçti. Bir gün içinde hem Japonya Enerji Bakanı, hem diş doktoru oldum hem de gruptan birine ait olan eşya hakkında bir hikaye uydurdum. Tabiki bu alıştırmalar grubu birbirine daha fazla kaynaştırmak amacıyla da yapıldı ve kesinlikle işe yaradı.

Bu arada House of Cards'ı bitirdim ve izlemeyenlere kesinlikle tavsiye ederim. 13 bölüm zaten ve çok akıcı. Beyaz Saray da geçen entrikaları Kevin Spacey'in anlatımıyla izleyip dönen karanlık işlere şaşırıp kalıyoruz. Tabi ki yaşanmış olaylara dayanmıyor - hayal ürünü ama gene de etkileyici.




Dün izlediğim bir film ise 'Max' türkçeye 'Genç Hitler' olarak çevrilmiş. Önce acaba çeviri yüzünden spoiler mı verilmiş diye düşündüm ama zaten filmin başında kendini hitler diye tanıtıyor. 1918 Münih'inde geçen film Hitler'in birinci dünya savaşından sonra ressamlık ve hatiplik arasında git-gellerini işlemiş. Noah Taylor'un performansı gerçekten takdire şayan. 

3 Ağustos 2013 Cumartesi

PF a.k.a. the LEGEND

heyecanliyim hem de cok! acaba bu gece uyuyabilecek miyim? meçhul. sebebi ise çok bariz= yarın Roger Waters'ın The Wall turnesi kapsamında ITÜ stadyumunda vereceğe konsere gideceğim yarın akşam!

Roger Waters, Pink Floyd adlı efsanevi İngiliz rock grubunun kurucusu (?) 1965 yılında Syd BarrettNick Mason,Roger Waters, and Richard Wright tarafından kurulan PF David Gilmour'un da katılmasıyla harikalar yaratan son haline ulaştı. Fakat bu uzun sürmedı ve Syd'ın ayrılmasıyla Roger grubun beyni - söz yazarı   oldu. Üst üste Dark Side of the Moon (her 12 kişiden 1'i bu albüme sahipti o zamanlar - internetin gözünü sevem), Wish You Were Here, Animals, The Wall ve The Final Cut gibi müzik tarihinde yeri şüphesiz sağlam albümlere imza attılar. İlginç bir dipnot da vereyim burada. 1989 yılında Soyuz TM-7 isimli göreve çıkan Rus astronot yanında Delicate Sound of Thunder'ı götürerek PF'un uzayda albümü dinlenen ilk rock grubu olmasını sağladı. Şarkıların kendisi kadar albüm kapakları da çok konuşuldu. 




Albümlerin bir kısmı zamanın 'trend'ine uygun olarak siyasal alt mesajlar da vermeye devam ediyordu. Örneğin Animals (1976) albümü ismini George Orwell'in Hayvan Çiftliği kitabından esinlenerek almış ve oradaki ana hayvanlar şarkılara ismini vermiştir (Pigs, Sheeps, Dogs...) 
Richard ve Roger'ın ayrılmasıyla, grubun kalan üyeleri 1990 ortalarına kadar albümler çıkarmaya devam ettiler.

Fakat Roger Waters'ın şarkı sözlerinin derinliğini asla yakalayamadılar kacımca. (High Hopes gibi şarkıları tenzih ediyorum burada, bkz. http://www.lyricsfreak.com/p/pink+floyd/high+hopes_20108697.html )

The Wall ise başlı başına bir felsefe olarak çıkıyor karşımıza. 'Another brick in the Wall' şarkı sözü müzik tarihine altın harflerle kazılmıştır. Eğitim sisteminin tek-tipleştiren yapısı ve verdiği kalıcı zarar daha güzel anlatılamazdı. Bizi birey olmaktan çıkarıp kapitalist düzenin dişlilerinin daha iyi çalışmasını sağlayan bir nevi 'makina yağına' çeviren bir 'fabrika' olarak tasvir ediliyor şu çok övülen 'okullar'. Echoes gibi uzun intro'lu şarkılar ise PF'un belirgin özelliklerinden bir tanesi olmuştur. Yalnız şunu belirtmek gerekirki bu şarkının başındaki sesi PF KEŞFETMİŞTİR. Yani müziğe yeni bir ses ekleyenbir grup kendileri ve bence ötesi yok !


Progressive şekilde ilerleyen ve ilerledikçe kendini şarkının içinde kaybetmeni sağlayan bir sound, ve pek anlamlı / politik / felsefik sözler bence PF'u PF yapan başlıca iki etken. 

Şimdi gelelim yarınki the Wall konseriyle ilgilini bir kaç istatistiğe =

-The Wall için kurulan sahne ülkemizde gerçekleşen Madonna ve Red Hot Chili Peppers konserlerinde kurulan 2 sahnenin toplamı büyüklüğünde. Dünyada bugüne kadar kurulmuş en büyük sahne olarak kayıtlara geçti.

-The Wall şovunda kullanılan projeksiyon, dünyanın en büyük yıldızlarının kullandığı projeksiyonun tam olarak 6 katı büyüklüğünde. 120 metre olarak dünyada bir konserde görülen en büyük projeksiyon duvarı olarak rekor kitabına girdi.

-The Wall için kurulacak sahnenin prodüksiyonunda toplam 270 kişi çalışıyor.

-The Wall için kurulan sahne ve prodüksiyon malzemesini yurtdışından ülkemize getirecek tırlar arka arkaya dizildiğinde uzunlukları Boğaz Köprüsü’nü 2 kez dönebiliyor.

-The Wall sahnesinin kurulumunda 8 vinç, 12 fork lift ve 4 kamyon kullanılıyor.
Daha önce yine Roger Waters’ın kullandığı ve dünyada ilk kez uygulanan surround sistemi bu konserde de kullanılacak. Konsere katılacak seyirciler stadın hangi noktasında olursa olsun, sanki evlerinin salonunda bulunun 5+1 sinema sistemi gibi ses kalitesiyle konseri izleyebilecekler. Konserin tamamında kullanılan  hoparlör sayısı dünya yıldızlarının statlarda kullandığı hoparlör sayısının neredeyse 3 katı.

-Sahnenin toplam ağırlığı 140 ton.

-The Wall konserinde kurulacak duvarda kullanılan büyük tuğlalar, yaklaşık olarak iki binanın yapımında kullanılan tuğlalarının sayısıyla eşit durumda.





Bu arada Roger Waters Gezi Direnişi destekleyen aşağıdaki notuyla da benim takdirimi bir kez daha kazanmıştır. 

''To all my friends in Turkey
I am with you! We are with you! You are so right to resist the forces of autocracy and repression. It doesn't matter who they are.
If I read the Internet right, in your case, you are resisting autocratic religious zealots. 
Turkey is your country and we support you and yearn for your freedom, but also, you and your struggle are so important to the rest of the world. 
Every time a man or woman or child takes to the streets, and stands up for human rights, for self determination, for democracy, for Mistress Liberty, the rest of the world is in debt.
We are not physically with you in the water cannon's fire, in the tear gas clouds, but we are with you in spirit. 
We applaud your stand for we know it is not easy.
Your great country stands at the gateway between east and west. Constantinople is legend in the history of civilization. Your resistance today may well be a turning point between all of us and a return to the dark ages. 
THERE IS NOTHING MORE IMPORTANT THAN WHAT YOU ARE DOING TODAY:
With love, and tears, and huge respect,
Roger Waters.''

Kısaca artık yarın olsunnnnn !!



31 Temmuz 2013 Çarşamba

Roger Waters'a son 4!

http://www.youtube.com/watch?v=gZ2tluarzZs

Mother do you think they'll drop the bomb
Mother do you think they'll like the song
Mother do you think they'll try to break my balls
Ooooh aah, Mother should I build a wall
Mother should I run for president
Mother should I trust the government
Mother will they put me in the firing line
Ooooh aah, is it just a waste of time
Hush now baby, baby don't you cry
Mama's gonna make all of your
Nightmares come true
Mama's gonna put all of her fears into you
Mama's gonna keep you right here
Under her wing
She won't let you fly but she might let you sing
Mama will keep baby cosy and warm
Ooooh Babe Ooooh Babe Ooooh Babe
Of course Mama's gonna help build the wall

Mother do think she's good enough for me
Mother do think she's dangerous to me
Mother will she tear your little boy apart
Oooh aah, mother will she break my heart
Hush now baby, baby don't you cry
Mama's gonna check out all your girl friends for you
Mama won't let anyone dirty get through
Mama's gonna wait up till you get in
Mama will always find out where
You've been
Mamma's gonna keep baby healthy and clean
Ooooh Babe Ooooh Babe Ooooh Babe
You'll always be a baby to me
Mother, did it need to be so high.

12 Temmuz 2013 Cuma

evim evim (4)


Bu satırları laptuşun üstüne çıkmaktan kendini alamayan sevgili kedimle mücadele ederek yazmaktayım. kopukluklar olabilir şimdiden uyarayım. zira kendisiyle gözgöze gelip gözlerimizi kaçırmadan en uzun süre bakma yarışında yeni çığırlar açmaktayız. 

Evet yukarıdan anlaşılacağı üzere, kedilerim de olduğuna göre evime iyice yerleştim ve onlar sayesinde eve ısınma sürecim de hızlandı. E kolay değil 7 yıldan sonra ilk kez 'evim' dediğim bir yer var. Yengeçliğin de verdiği bir şey olsa gerek, tekrar içinde olmayı sabırsızlıkla beklediğim. her köşesinde gün be gün yeni anılar biriktirdiğim ve çok sevdiğim EVİM. Sanırım sevdiğim huylarımdan biri de yeni 'şeylere' çabuk alışabilmem. Ve kendime de alıştırmam :) kedilerim benim bulunduğum odaya taşınıyorlar mutlaka ^.^

Gururla söyleyebilirim ki, evin içinde koltuk hariç her şeyin montajını sevgili anacağızımla beraber yaptık. Skill tool kutuma yeni yeni yetenekler ekledim, artık sırtım yere gelmez evelallah (böyle yazılmıyordu sanırım ama bakmaya üşendim) Özellikle son iki üç senede artan ve Warwick'te Doğu Asya çalışmaları okuduğum dönemde tavan yapan Japon kültürü hayranlığımı evime de yansıttım ve seviniyorum. Umarım en kısa zamanda oralara gitme şansım olur da, çin işi olmayan orijinal şeyler alabilirim evcağızıma ;32)Y/u*evet şu son yazılanlar karakterler sevgili kedim Sosyal'in eseri. Silmeye kıyamadım dursun. İşin kötüsü ne zaman yatak odama gitsem bunlar da yatağa çıkıyor ve hipnotize eden bakışlarını üzerime dikip beni uyutuyorlar. Tabi milli içkimiz ayranı deli gibi tüketmem de katkı sağlıyor bu duruma ama artık günde 14 saat uyumaktan bıkmaya başladım ! Hani kendi çocuğun olmadan anneliği anlayamazmış ya insan, ben de beni her uyutmaya gittiğinde uyuyakalan annemi anlamaya başladım. Anam garip anam, çilekeş anam..

Akademik çalışmalarıma biraz ara verdim geçen yaz da tatil yapamamanın verdiği psikolojiyle. Tez hocama proposal verdikten sonra 'yan+gelip+yatma' eğilimim optimuma ulaştı. Fekat pazar Barça'ya araştırma yapmak üzere uçuyorum ve sanırım bugün blog yazmanın yanısıra biraz da konuma çalışmam gerek =( Dönünce de ayağımın tozuyla ilk aşamasını başarıyla atlattığım görüşmenin ikinci kısmı için İKSV'ye gideceğim. 2013 Istanbul Bienal'inde (http://bienal.iksv.org/tr) görev alacağım belki eğer şu çalışma günleri ve saatleri konusunda uzlaşabilirsek. Gelecekte çalışmak isteyebileceğim bir kurum eğer şu enerji olayından bir cacık olmaz ise.. Ve bu senenin de konusu 'Anne, ben barbar mıyım?' kentsel dönüşüm ve kamusal alanların dönüşümü tema olarak seçilmiş, hem de Gezi Parkı olayları patlak vermeden çoook önce. Baya hareketli, interaktif ve farklı bir bienal olacak. Umarım anlaşabiliriz günler konusunda...

Direniş demişken başıma gelen olayı paylaşayım. 8 temmuz günü İKSV ile görüşmemden sonra, hazır gezi açılmışken bir bakayım dedim. O sırada kitapçının önünden geçiyordum ve biraz sonra buluşacağım doğum günü olan arkadaşımın istediği kitabı gördüm. Aradım buldum aldım kart yazdım ve tam dışarı çıkmaya çalışırken kepenk indirmeye başlamışlar ve ben sadece kaçan onlarca ayak görebildim. bir iki kişi de içeri zor attı kendini o kalan boşlukta. 'yine mi atıyorlar!' dedim sitemkar bir şekilde ilk gördüğüm maskeliye. Ancak kafasını sallayabildi. Onun da konuşmaya mecali kalmamıştı anlaşılan. Bu arada kepenk altından gaz içeri sızmaya başlamıştı. Bende ise ne maske ne gözlük ve hatta üstüne mülakata gittiğim şıkır kıyafetler vardı. Güvenlik görevlisi bizi arka kapıdan çıkarabileceğini söyledi. Böylece Sıraselvilere çıktım ve BAM! Atılan gaz ve benim yaşaran gözlerim ve tıkanan burnum. Oradan uzaklaşıp naif bir şekilde Beşiktaş'a inmek üzere Gezi'ye doğru çıkmaya başladım. Gördüğüm bir grup çevik kuvvetten birine Beşiktaş'a nasıl inebileceğimi sordum, Gümüşsuyun'dan inebileceğimi söyledi ve bende o tarafa sloganlar eşliğinde yürümeye devam ettim. İnsanlar artık cinnet geçirmiş şekilde bağırıyordu. Düzenli bir slogan bile yoktu, sadece YETER diyorlardı insanlar, bize kendi evimizde böyle muamele yapamazsınız ve kovamazsınız. Bu insanların yanından geçip sıraselvilerin sonuna gelmiştim ki BAM! yeniden gaz bombası ve önümü kesen üç polis. Gördüğüm ilk sola dönüp Kabataş'a inmeye çalıştım. Yokuş aşağı o ayakkabılar ve etekler koşmak gerçekten hayatımda verdiğim en önemli sınavlardan biriydi. O adrenalin salgısı nasıl bir mucizeymiş bir kez daha anladım. Söylenerek, telefonda bağırarak ve yumruk sıkarak Dolmabahçe'ye kadar gelmişim. Sonrasında iki gündür kasılmış bacaklarımla Beşiktaş'a ve arkadaşımın yanına varabildim. Tabiki onun ve habertürk'te çalışan arkadaşının da gündemi 'Gezi' idi. Kız bir kaç 'inside*story' anlattı. Orada çalışanların da çaresiz olduklarını ve Gezi'ye özellikle ilk eylem günlerinde sürekli yiyecek taşıdıklarını anlattı. Gerçekten acı bir tablo. O gün kendime çalıştığım kurumun ideolojisine karşı çıkabileceğim bir yerde çalışmaya söz verdim. Umarım tutabilirim...



16 Haziran 2013 Pazar

#occupygezi #direngezi


Şu küçücük işaret : # nelere kadir. Twitter takip eden herkes şu 'hashtag' denen mucizevi şeyi keşfetmiştir kanımca. Bilmeyenler için not: bu işaretten sonra yazılan kelime ya da kelimeler grubu direk 'trending topic' denen listeye giriyor. Ve herkes görebiliyor o konu hakkında yazdıklarını. Kısacası bir kere o top 10 listesine girince daha fazla insan o konuyla ilgileniyor ve kendi fikirlerini yazmaya başlıyor.

Direnişin başlamasından bir kaç önce facebook'u kapattığım için twitter benim sosyal medyayla en önemli bağım oldu. Gecenin geç vakitlerine kadar #direngeziparkı #direnankara #direngezi hashtag'lerini takip edip nerede neye ihtiyaç var aktarmaya ve yardım etmeye çalıştım. İlginç bulduğum yazıları ve resimleri paylaştım, yazarları takip ettim ve kimi zaman da fikirlerimi paylaştım. Her ne kadar orada 3G bağlantının kesildiğini bilsem de wireless şifrelerini kaldıran cafe'ler ve evler sayesinde insanlar birbirlerine ulaşabildi.

Son 15 gündür bu konu hakkında o kadar yazılıp çizildi ki gerçekten farklı ve orıjinal bir şeyler yazmakta zorlanıyorum. Kimisi bu direnişin başlangıcının ve kendisinin masumluğundan, kimi RTE'nin yaptığı yanlışlardan ve üslubunun bozukluğundan ve bazısı da bu olayların ekonomimize olan negatif etkilerinden dem vurdu. Kimisi mektup yazdı RTE'ye, bazıları videolar çekerek seslerini duyurdu ve birileri de sanatı kullandı kendini ifade etmek için. Ve sonunda bu haykırış önce İstanbul ve sonra Türkiye sınırlarını aştı.

Bugün direnisin 19. günü 16 haziran 2013. Maalesef dün gece olaylar başladığından beri yaşanan en şiddetli gecelerden biriydi. RTE'nin Ankara'daki 'Milli İrade Uyanıyor' mitinginde verdiği gözdağından sadece 1 saat sonra, haftasonu olması itibariyle gezi parkı'na doluşmuş yüzlerce çocuk ve annenin üstüne gaz bombası atıldı ve tazyikli su sıkıldı. Bunun adı iç savaş falan değil KATLİAM oldu artık. Bugün ise Istanbul'da yapılacak ikinci akp mitingi. Aynı zamanda dün ve bugün üniversiteye giriş sınavları yapılıyor. Gerçekten konsantre olmanın ve uyumanın çok zor olduğu bu dönemi en sorunsuz şekilde atlatmalarını diliyorum.

Bu olayları konuştuğum kişiler arasında iki tanesi İran ve Sırbistanlıydı. İran'da iki sene önce yaşanan eylemlerle bugün Türkiye'de olanlar arasında pek çok benzerlik olduğuna dikkat çekti arkadaşım. Sırbistan'da olan eylemler ise neredeyse 9 10 sene sürmüş ve Milosević'in parlamentoda konuşma yaparken yaka paça bir kaç eylemci genç tarafından alınması da diktatörlüğünün sonunu getirmiş. Bunu anlatan hocam eylemcilerin 9 10 yıl boyunca yılmadan ve mizahın yardımıyla bu sonu getirdiğini belirtti. Milosevic'in korkulacak ve asla güçten düşmeyecek diktatör imajı mizah sayesinde bitmiş. Suyun gücünün sürekliliğinden gelmesi gibi, o imaj sürekli saldırılarla söndürülmüş.

Aslında bizim de yapmamız gereken bu. Sokağa çıkanlara da eyvallah ama bunun yeri artık bence seçimler ve akademik platform. Üstünde çok yazılıp çizilmesi ve incelenmesi gerek. akp yanlılarıyla konuşmak, herkesin anladığı dilden ortak bir açıklama yapmak ve uluslararası medyanın Türkiye'yi kınamasını sağlamak ve sonrasında da gelen yaptırımlar ve ekonominin kötüye gitmesi. Maalesef bu senaryo akp'yi bitirebilecek tek şey. Çoğu ülkede olduğu gibi burada da insanlar ceplerine giren paraya bakıyor oy verirken. Ideoloji ve idealizm maalesef çok az bir kesimi ilgilendiriyor, çoğu muhafazakar olan Türkiye'de.

Son olarak, tek dileğim bu olayların, kaybedilen ve kazanılanların unutulmaması. Direnişcilere yardım eden ve ona reddedenlerin farkında olunması ve gerekenlerin boykot edilmesi. Ana akım medya kadar alternatif medya kanallarından da haber alınması ve yorumlanması, konuşulması, tartışılması buradan öğrenilenlerin...